Mevlâna Takvimi

Mevlâna Takvimi Mevlana Takvimi kaynaklara dayalı doğru bilgilere ulaşmanızı sağlar. Sayfamızı takip ederek her gün bir sayfa kitap okumuş olursunu

Kitap gibi Takvim...

Mevlâna Takvimi; Ehl-i Sünnet İnancı’nın ana esâsları, fıkıh, siyer, sahâbe hayatı gibi her müslümanın bilmesi gereken temel İslâmî konuları içeren yazılardan oluşmaktadır. Okuyucuları tarafından “kitap gibi takvim” diye nitelendirilen Mevlana Takvimi konu zenginliği ile dini bilgilerinizi kolayca artırmanıza yardımcı olur.

30/04/2026

HÜSN-İ HAT SANATI

Hat sanatının Kuran’ı en güzel bir şekilde yazma kaygısıyla geliştiği söylenebilir. Ancak hat sanatının Araplarda değil de Türkler içerisinde mükemmel bir hale gelmesi Türkler’in İslam sanatına ve ilimlerine verdikleri önem ve değerden kaynaklanmaktadır. Hat sanatının bilinen en eski Üstadı Bağdatlı İbn-i Mukle’dir. Henüz o zamanlar Arap yazıları köşeli ve geometrik formlara sahip kûfi yazı şeklinde idi. Miladi 1200’lü yıllarda ise, Halife Mustasimi’nin hizmetkârı olduğu için Yakut-u Mustasimi olarak adlandırılan büyük sanatkâr, hat sanatının bugün “Aklam-ı Sitte” olarak isimlendirilen altı çeşit yazısını geliştirdi. Bunlar; tevki, rika, muhakkak, reyhani, sülüs ve nesih hatlarıdır. Bütün bu yazı çeşitleri Selçuklu ve Osmanlı hattatları elinde ölümsüz sanat eserlerine dönüşmüştür. Ayrıca İranlıların kullandığı talik yazı da vardır ki, yine Osmanlı hattatları bu yazı çeşidinde de çok mükemmel eserler vermişlerdir.

Bu sebeple “Kur’an, Mekke’de indi; Mısır’da okundu; İstanbul’da yazıldı” vecizesi meşhur olmuştur. Gerçekten de dünyanın en büyük hattatları İstanbul’da yaşamıştır. Hat sanatının tarihinde pek çok büyük hattat bu topraklarda yetişmiştir. Sultan II. Bayezid’ın büyük iltifatlarına mazhar olan Amasyalı Şeyh Hamdullah Çelebi (1429-1520) bu sanatta en önemli bir ekoldür. Hafız Osman (1642-1698) ise yazdığı Kur’an ile meşhur olmuştur. Bugün bile dünyanın pek çok yerinde onun hattı esas alınarak Kur’an-ı Kerîm basılmaktadır. III. Ahmet ve II. Mahmut gibi bazı Osmanlı padişahları da hat sanatı ile ilgilendiler ve yazdıkları yazılar hala büyük camilerimizin duvarlarını süslemektedir.

(Doç. Dr. Rasim Soylu, Zafer Dergisi, Aralık 2020, 528. Sayı)

29/04/2026

GUSLÜ GEREKTİREN VE GEREKTİREMEYEN DURUMLAR

Meninin şehvetle çıkması ile gusül farz olmuş olur; bu hususta onun, kadına dokunmakla veya ona bakmakla yahut da onu hayal etmekle çıkmış olması arasında bir fark yoktur. Ve yine onun uykuda iken çıkmasıyla uyanıkken çıkması arasında da bir fark yoktur. Gusül, erkeğin tenasül uzvunun, sünnet mahallinin, ferce veya dübüre dahil edilmesiyle farz olur, böyle bir durumda meninin gelmesiyle gelmemesi arasında bir fark yoktur. Gusül, meninin çıkmasıyla farz olur, mezinin çıkmasıyla farz olmaz. İkisi arasındaki fark şudur: Mezi, şehvet durumunda ve kişinin eşiyle oynaşması esnasında çıkan ince bir su olup onun çıkmasıyla şehvet kesilmiş olmaz, aksine ziyadeleşir; meni ise şehvetin son noktasında çıkan kalın (yoğun) bir sudur ve onun çıkmasıyla şehvet kesilmiş olur. Mezinin çıktığı bazen bilinmeyebilir de. Küçük abdest yapmadan evvel veya sonra gelen suya vedi denir. Vedi, kokulu olur ve vedi sebebiyle gusül değil, abdest gerekir.

Bir kimse uyandıktan sonra ihtilâm olduğunu hatırlasa fakat elbisesinde veya bedeninde meni izi görmese kendisine gusül gerekmez. Ancak elbisesinde veya bedeninde meni izi görürse gusletmesi gerekir. Eğer yaşlık görse ve onun, meni değil de mezi olduğu kanaatinde olsa yine gusletmesi gerekir. Bir kimse ağır bir yük kaldırsa veya yüksek bir yerden düşse yahut da şiddetli bir şekilde darp edilse ve bunlardan dolayı menisi, bulunduğu yerden, şehvet olmaksızın ayrılarak dışarı çıksa, kendisine gusül farz olmaz.

(Eşref Ali et-Tehânevî, Hanefi İlmihali, s.70-74)

29/04/2026

UNUTULMAYA YÜZ TUTMUŞ DESTAN: KUT’ÜL AMARE ZAFERİ

Kût’ul Amare Muharebesi, tarihimizin birçok önemli hadisesi gibi son zamanlara kadar pek gündeme gelmedi. Hâlbuki bu muazzam zafer ile İngilizlerin “yenilmez armada”sı mağlup edilmiş ve kılıçtan kurtulanlar da tamamıyla esir edilmişti. Osmanlı ordusunun Kût’ul Amare’de kazandığı zafer, yenilmez armada efsanesini sona erdirdi.

29 Nisan 1916 günü, 6’sı general, 476’sı subay toplam 13 bin 309 asker başka bir kaynağa göre 18 bin asker rehin alınarak Kut’ül Amare Zaferi gerçekleşti.

Kut'ül Amare Zaferi’nin yıl dönümünde tüm şehit ve gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.

28/04/2026

İSLAMDA NÜFUS ARTIŞININ ÖNEMİ

İnsanlar, yaratılışları gereği en mükemmel varlık örneği olup, gerçekten de tüm yaratılmışlar arasında büyük bir şerefe ve önemli bir ayrıcalığa sahiptirler. Yüce kudret, insanları büyük yeteneklerle donatmış, diğer canlılarda bulunmayan bazı özellikler ve güçlerle onları teçhiz etmiştir. İşte bu sayede insanlar yeryüzünü imar etmiş, pek büyük hayatî değişimler meydana getirmiştir.

İnsan ne şerefli bir varlıktır ki, bu dünya hayatının Allâh (c.c.) katında takdir edilen zamana kadar düzen ve temizlik içinde devam etmesi, ancak bu üstün türün meşrû ve mesut bir şekilde çoğalmasıyla mümkündür. Bu nedenle, hikmet dolu İslam dininde Müslüman bireylerin çoğalması son derece gereklidir. Bu konuda birçok dini teşvik ve emir bulunmaktadır. Nitekim, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Evleniniz ve çoğalınız. Çünkü ben kıyamet günü sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı övüneceğim.” Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyrulmuştur: “Esmer, doğurgan bir kadın; güzel fakat kısır bir kadından daha hayırlıdır.” Bir diğer hadis: “Sevgi dolu ve doğurgan kadınlarla evleniniz. Çünkü ben kıyamet günü sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı övüneceğim.” Tefsir-i Rûhu’l-Beyân’da, nakledilen bir hadis şöyledir: “Ey Âişe! Müslüman bir kadın, eşinden gebe kaldığında, onun için gündüz oruç tutan, gece namaz kılan ve Allah yolunda gazi olan kimsenin sevabı derecesinde sevap vardır.” Bu yüce beyanlardan açıkça anlaşılıyor ki, İslam dininde Müslüman nüfusunun artması son derece istenen bir durumdur. Zaten nikâhın meşrû kılınmasının temel hikmeti de insan neslinin helal yol ile çoğalmasını sağlamaktır.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Ailenin Gücü Nüfusun Geleceği, s.19-20)

27/04/2026

KABİRDE CEVAP VEREMEYENİN AZABI

Ayet ve hadislerde bildirildiğine göre muhakkak ki kafire ve küfri nifak işleyen kimselere sonsuza dek sürecek azap vardır. Ahmed b. Hanbel’in Bera b. Azib’den rivayet edip Ebu Uvane’nin “Kabir sualleri hakkında” adlı kitabında sahih dediği uzunca hadisin son kısmında: “Sonra onun (kabirde azap gören kişi) için ateşten bir delik açılır. Kıyamete kadar bu delikten o kişiye duman ve azap gelir.” Başka bir rivayette de şöyledir: “Sonra onun (kabirde azap gören kişi) için sağır, dilsiz ve kör bir adam gelir. Onda demirden bir çubuk vardır. Onunla bir dağa vursa dağ un ufak olur. Bu çubukla ölüye bir darbe vurulur ve ölü paramparça olur. Sonra kabirdeki adam eski şekline döner, ve azap bu şekilde tekrarlanır.”

Bu konuda bildirilen ayetler şunlardır: “Onlar (kafirler) ateşten çıkmayacaklardır.” (Bakara s. 167) “Deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete girmeyecekler.” (A’raf s. 40) “Onlar tam olarak ölmezler. Onlardan azap da hafifletilmez. Kafirleri işte böyle cezalandırırız.” (Fatır s. 3)” Toprağa sıkıştır denilir. O, ölü üzerine kapanır ve ölünün uzuvları, birbirine geçer. Allâh onu yattığı yerden diriltinceye kadar ona bu şekilde azap edilir. Tirmizi’nin Ebu Said’den rivayet ettiği hadis şöyledir: “Yer onun üzerine kapanır ta ki uzuvları birbirine geçinceye dek. Ona yetmiş tane ejderha hazırlanır. Onlardan her biri yeryüzüne bir üflese ondan hiçbir şey kalmaz. İşte bu ejderhalar o ölüye hesap için tekrar dirilinceye dek ateş püskürtüp tırmalar.” Bu haberlerin verdiği ortak mana ise kafirlerin her birine değişik şekilde azap edilmesidir.

(İbn Hacer Askalani , Kabir Alemi , s.1)

26/04/2026

Mümin Lanet Edici Değildir

Hasan Basri Balcı Hocaefendi

26/04/2026

SABRIN ÇEŞİTLERİ

Sabır iki kısımdır:
1. Bedenî olan sabır. Meselâ, bedene güç şeyleri yüklemek ve bunlara katlanmak gibi. Bu da, ya güç şeyleri yapmak gibi fiil ile olur veyahut da şiddetli dayağa ve büyük bir acıya katlanmak gibi, sıkıntılara göğüs germekle olur.
2. Ruhanî olan, manevî sabır Bu da nefsi şehvet ve tabiatın iktizası olan ve arzu duyulan şeylerden alıkoymaktır. Sonra bu manevî sabır, eğer mide ve fere şehvetine karşı bir sabır olursa “iffet” diye adlandırılır. Eğer arzu olunmayan şeylere katlanmak hususunda olursa, kendisine sabredilme ihtiyacı duyulan kötü şeylerin değişmesiyle, insanlarca buna verilecek isim de farklı farklı olur.

Eğer bu sabır, bir musibete karşı olursa, “sabır” işte ancak buna denilir; feryat figan etme ve sabırsızlık gösterme, sızlanma ise “cez” ve “hel” denilen bir hal olup sabrın zıddıdır. Bu sabırsızlık da, hevânın kişiyi sesini yükseltmeye, yüzünü gözünü dövmeye, üstünü başını parçalamaya sevkettiği şeye denilir. Eğer bu ruhanî sabır zenginlik hususunda olursa, kendine hakim olma diye isimlendirilir. Şımarıklık durumu bunun zıddıdır.
Eğer bu manevi sabır harb ve savaş hususunda olursa, buna “şecaat” denilir ki, bunun karşıtı korkaklıktır. Eğer sabır, öfke ve kızgınlığı bastırma, yenme hususunda olursa, buna “hilm” denilir ki, bunun karşıtı da hafif meşrebliktir. Eğer bu sabır çeşidi, bolluk içinde yaşamaya karşı yapılırsa, buna “zühd” denilir; bunun zıddı da hırstır.

(Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c. 4, s. 86-87)

25/04/2026

OSMANLI DEVLETİNDE SU YÖNETİMİ

Tüm canlı yaşamının sürdürülebilirliğinde olmazsa olmaz hayati bir değere sahip olan su, şüphesiz insan yaşamı için ayrı bir önem ihtiva etmektedir. Dolayısıyla medeniyetlerin belirlenmesinde su oldukça etkin bir rol üstlenmiştir. Üstlendiği bu rol farklı su kültürlerini de meydana getirmiştir. Öyle ki toplumlar arası suya ait kültürel zenginlikler, ülkelerin gelişmişlik düzeylerini belirleyen önemli ölçütlerden biri olmuş ve uygarlıkların “su medeniyeti” olarak anılmasında etkili olmuştur. Bu vasıfları taşıyan devletlerden biri de Osmanlı Devleti olmuştur. Tarihteki bu haklı ve köklü geçmişi ile uzun yıllar geniş coğrafyalara hükmeden Osmanlı Devleti, Kur’an-ı Kerim’de yer alan “Canlı olan her şeyi sudan yarattık” (Enbiya s. 30) ifadesi çerçevesinde inanç esaslı medeniyet tasavvuru benimseyerek suyu bir “emanet” olarak görmüştür.

Bu bakış açısı ile insan ve çevre kaynaklı su sağlığını tehdit eden olası zararları önlemede önemli sorumluluklar üstlenmiş ve sürdürülebilirliği adına kalıcı yaklaşımlar sergilemiştir. Yine bu çerçevede bilhassa su kaynaklarının adaletle dağıtımı, bakım ve onarımlarda gösterilen titiz yaklaşımlar “emanet” kavramının bir tezahürü olarak karşımıza çıkmıştır. Osmanlı Devleti, su ile ilgili yapılanmalardan suyun korunmasına, su mimarisinden vakıf anlayışı kültürüne, yangına müdahalede teşkilatlanmasına, tarihi eserlere duyulan hassasiyet sonucu su yolu güzergâhlarının değiştirilmesine, doğa ile uyumlu estetik anlayışın yaşatıldığı mimari yapılara kadar pek çok alanda örnek rol model olmuştur.

(İbrahim Yenigün, Çevre, Şehir ve İklim Dergisi, Sayı 3 (2023), s. 158-172)

24/04/2026

Allah İndinde En Makbul Amel Nedir? Muhterem Ömer Öztürk

24/04/2026

İLİM TALEBELERİNİN DÖRT GÖREVİ

İlim ve fende layıkıyla ortaya çıkmak isteyenlerin üstlenmesi gereken bazı önemli görevler şunlardır:
1. Ahlakı güzelleştirmek ve vicdanı temizlemeye özen göstermektir. Büyük bilgin Fahreddin Razi Hz. şöyle demiştir: “Ruhun mutluluğu ancak iki şeyle sağlanır: Biri, aklın ilimle olgunlaşması; diğeri de ilmin güzel ahlak ile desteklenip aydınlanmasıdır.” Bir insan ne kadar ilim ve fenle fikir ve zihnini geliştirirse geliştirsin, güzel ahlakla donanmadıkça ruhsal mutluluğu hakkıyla kazanmış sayılmaz. (Kim ilmini, ahlakını güzelleştirmek için kullanmazsa, o ilim ona ahirette fayda vermez.)
2. İyi niyet sahibi olmak ve kararlı, metanetli davranmaktır. İyi niyet taşımayanlar gerçek fazilete sahip olamazlar. Eğitim yolunda kararlılık göstermeyenler de feyiz ve kemalata ulaşamazlar. Sabrı ve metaneti olanlar, zorlu ihtiyaçlar ve saldırgan düşmanlara rağmen ilim dairesini genişletmeye devam ederler.
3. İlim ve fenne karşı yüksek bir hisle bağlı olmak ve hayatının bir dakikasını bile boş yere harcamamaya çalışmaktır. İnsan hayatı çok kıymetlidir. Geçirilen zamanın bir anını bile bir daha telafi etmek mümkün değildir. İmam-ı Âzam hazretleri şöyle der: “En büyük musibet, vaktin faydasız bir şekilde ziyan edilmesidir.” Bir başka şair de şöyle der: (Zamanını “yazık”la, “vah vah”la (dövünmeyle) zayi etme. Çünkü fırsatlar kıymetlidir, zaman ise kılıç gibidir. Fırsatı değerlendir, zira dünya bir andan ibarettir. O bir an da âlimlerin katında bir âlemden daha değerlidir.)
4. Ömür boyu ilim öğrenmeye kararlı olmaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz”. Bu yüzden, ilim ve faziletin güzelliklerini kazanmak isteyenler sağlam bir azimle, sarsılmaz bir metanetle kemalat yolunu takip etmelidirler.

(Misvak Neşriyat, Ömer Nasuhi Bilmen, Makaleler, s. 148-150)

23/04/2026

CİHAD MEYDANINDA İKİ YAVRU ARSLAN

Ebû Vakkas (r.a.)’ın oğlu Hz. Umeyr (r.a.) küçük yaşta bir sahâbidir. İslam’ın ilk yıllarında müslüman olmuştur. Meşhur bir sahâbi olan Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a.)’ın kardeşidir. Sa’d (r.a.) diyor ki: Ben kardeşim Umeyr (r.a.)’ın Bedir Savaşı için hazırlıklar yaparken, kimse görmesin diye oraya buraya gizlenip durduğunu gördüm. Bu durumu görünce hayret ettim ve “Ne oldu, neden gizlenip duruyorsun?” deyince, şöyle dedi: “Peygamber (s.a.v.) beni görüp de çocuk diye savaşa gitmemi yasaklarsa bir daha gidemem. Halbuki ben mutlaka savaşa katılmayı arzuluyorum. Belki de Allahü Teâlâ bana bir türlü şehidlik nasip eder” dedi.

Nihayet ordu görüşe hazır olunca korktuğu başına geldi. Resûlullâh (s.a.v.) yaşı küçük olduğu için onu kabul etmedi. Fakat arzusu çok fazla olduğundan dayanamayıp ağlamaya başladı. Peygamber (s.a.v.) onun arzu ve ağlamasını görünce izin verdi. O da savaşa katıldı. İkinci arzusu da yerine geldi ve bu savaşta şehid oldu. Kardeşi Sa’d (r.a.) diyor ki: “Boyunun küçük olması ve kılıcın da büyük olmasından dolayı ben (kılıç) yüksek dursun da yere sürünmesin diye bağına düğümler atıyordum.” Hz. Umeyr (r.a.) Âbillahm’ın kölesi ve küçük yaşta bir çocuktu. O devirde cihada katılmak küçük-büyük herkesin candan arzuladığı bir şeydi. O Hayber Savaşına katılmak istedi. Kabilesinin ileri gelenleri ona müsaade edilmesi için Resûlullâh (s.a.v.)’e rica ettiler. Nitekim Peygamber (s.a.v. ) izin verdi ve ona bir kılıç hediye etti. Kılıcı boynuna astı. Fakat kılıç büyük, boyu da kısa olduğundan giderken kılıç yere sürünüyordu. İşte bu haliyle Hayber Savaşına katıldı. Hem çocuk hem de köle olduğu için ganimet malından bir pay alamadı ama bağış olarak payına bir şeyler düştü. (El-isabe)

(Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Fazileti, s.147)

22/04/2026

İNSANOĞLUNUN DÜŞMANLARI

Ehl-i tasavvuf şöyle demiştir: “Birisi zahir, birisi de bâtın olmak üzere, senin iki düşmanın vardır. Sen bunların her ikisiyle de savaşmakla emrolundun. Cenâb-ı Hâkk zahir (görünen) düşman hakkında “Allâh (c.c.)’a inanmayanlarla savaşın” (Tevbe s. 29); batın (görünmeyen) düşman hakkında da, “Şeytan sizin bir düşmanınızdır. Onun için siz de onu bir düşman tutun” (Fâtır s. 6) buyurmuştur. Sanki Cenâb-ı Hâkk, bu ayetlerle şöyle demek istemiştir: Zahirî düşmanınızla savaştığında, senin yardımcın mutlak hükümran olan Allâh (c.c.) olur. Nitekim Cenâb-ı Allâh, “Râbbiniz size nişanlı beşbin melekle imdat edecektir.” (Al-i imran s. 125) buyurur. Batınî düşmanınla savaştığında da senin yardımcın, yine mutlak hükümran olan Allâh (c.c.)’dur. Nitekim Cenâb-ı Hâkk, “Benim gerçek kullarım (var ya) Senin onlar üzerinde hiçbir hâkimiyetin yoktur.” (İsrâ s. 65) buyurur.

Keza, gizli düşmanla savaşmak açık düşmanla savaşmaktan daha önemlidir. Çünkü açık (zahirî) düşman eğer bir fırsatını bulursa, seninle dünya malı hususunda savaşır. Gizli (bâtınî) düşman ise, fırsatını bulursa din ve kesin hakikat bilgisi hususunda savaşır. Aynı şekilde, açık düşman bize galip gelse de yine ecrimizi alırız. Ama gizli düşman bize galip gelirse, o zaman fitneye düşeriz. Bunun gibi, açık düşmanın öldürdüğü kimse şehit olur, gizli düşmanın öldürdüğü kimse ise Allâh (c.c.)’un râhmetinden uzaklaştırılır. Bundan dolayı gizli düşmanın şerrinden kaçınmak daha evlâdır. Bu da ancak kişinin kalbi ve diliyle “Euzü billahi mine’ş-şeytani’r-racim” demesiyle olur.

(Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.1, s.124)

Address

Ceridhane Sokak No:4 Cağaloğlu
Istanbul

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Mevlâna Takvimi posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Organization

Send a message to Mevlâna Takvimi:

Share