Sultan 2.Abdülhamid Han

Sultan  2.Abdülhamid Han Cevizin Kabuğunu Kırıp Özüne İnmeyen Hepsini Kabuk Sanır...
Cennet Mekânı Sultan II.Abdulhamid Han-i Sani Hz...
عبد الحميد ثانی (Kuddise Sirruhu)

Mademki kimse uğurlamaz bizi bu liman'dan, işte son Duâ'm, eylemesin Mevlâm bizi Din'den İman'dan...Mazlum Sultan,Mehmed...
25/08/2026

Mademki kimse uğurlamaz bizi bu liman'dan, işte son Duâ'm, eylemesin Mevlâm bizi Din'den İman'dan...

Mazlum Sultan,
Mehmed Vahidüddin Han...

Benim Şehzadem yeri geldimi, Çocuk ile çocuk olmasını bilir...Şehzâde,Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu...
25/08/2026

Benim Şehzadem yeri geldimi, Çocuk ile çocuk olmasını bilir...

Şehzâde,
Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu...

Mâbeyn Başkâtibi Esad Bey’in hatıralarında aktarıldığına göre, bir gece yarısı çok önemli bir evrakı imzalatmak için Sul...
25/08/2026

Mâbeyn Başkâtibi Esad Bey’in hatıralarında aktarıldığına göre, bir gece yarısı çok önemli bir evrakı imzalatmak için Sultan Abdülhamid Han’ın kapısını çalar. Padişah hemen kapıyı açmaz. Bir süre sonra elinde havluyla çıkar; çünkü uyanır uyanmaz abdest almıştır.

Esad Bey’e şöyle söylediği aktarılır:

“Evlad, bu vakitte çok mühim bir iş için geldiğinizi anladım. Daha ilk kapıyı vuruşunuzda uyandım. Abdest aldım, onun için geciktim. Kusura bakma. Ben bu kadar zamandır milletimin hiçbir evrakına abdestsiz imza atmadım. Getir imzalayayım.”

Ardından evrakı Besmele çekerek imzalar.

Bu rivayetin farklı kaynaklarda Esad Bey’in hatıratına dayandırılarak tekrarlandığını görüyoruz. Ayrıca Sultan’ın başucunda bir tuğla bulundurduğu ve sabah kalktığında abdest alacağı yere kadar teyemmüm ederek gittiği de anlatılır...

SULTAN 2. MAHMUD HÂN'IN PEYGAMBER EFENDİMİZ(ﷺ)'E YAZDIĞI ŞİİRSultan 2. Mahmud, devlet işlerinin yanı sıra hüsn-i hat ve ...
24/08/2026

SULTAN 2. MAHMUD HÂN'IN PEYGAMBER EFENDİMİZ(ﷺ)'E YAZDIĞI ŞİİR

Sultan 2. Mahmud, devlet işlerinin yanı sıra hüsn-i hat ve edebiyatla ilgilenmiş, şiirlerinde "Adlî" mahlasını kullanmıştır. Hz. Muhammed(ﷺ)'e duyduğu sevgiyi ve acziyetini dile getirdiği en bilinen naatlarından birinin mısrâları şöyledir:

"شمعدان اهدايه ايلدم جرأت يا رسول الله
مرادمدير عليايه خدمت يا رسول الله

دكلدر روضه يه شايسته دستاويز ناچيزم
قبولنده قيل احسان و عنايت يا رسول الله

كيمم وار حضرتڭدن غيرى حالام ايليهم اعلام
جنابكده در احسان و مروت يا رسول الله

دخيلك الامان صد الامان درگاهكا دوشدم
ترحم قيل بڭا شفاعت ايله يا رسول الله

دو عالمده قيل استصحاب خان محمود عدلى‌يى
سنڭدر اول و آخرده دولت يا رسول الله"

"Şamdan ihdaya eyledim cüret Yâ Resûlullâh!
Murâdımdır Ulyaya hizmet, Yâ Resûlullâh!

Değildir ravzaya şayeste destavri-i nâçizim,
Kabulünde kıl ihsan ve inâyet, Yâ Resûlullâh!

Kimim var hazretinden gayrı, hâlim eyleyem i'lam,
Cenâbındadır ihsan ve mürüvvet, Yâ Resûlullâh!

Dahilek, el-eman, sad-el-eman, dergâhına düşdüm
Terahhüm kıl, bana şefaat eyle Yâ Resûlullâh!

Dü-âlemde kıl istishab hân-ı Mahmûd-i adlîyi,
Senindir evvel ve âhirde devlet Yâ Resûlullâh!"

✦Şiirin günümüz Türkçesi ile anlamı şu şekildedir:

1. Beyit: Şamdan ihdaya eyledim cüret Yâ Resûlullâh! / Murâdımdır Ulyaya hizmet, Yâ Resûlullâh!

Anlamı: Yâ Resûlullâh! Sana bir şamdan hediye etme cesâretinde (cüretinde) bulundum. Benim bütün amacım ve murâdım, senin o en yüce makâmına ve dergâhına hizmet etmektir.

2. Beyit: Değildir Ravzâ'ya şâyeste destavri-i nâçizim / Kabûlünde kıl ihsan ve inâyet, Yâ Resûlullâh!

Anlamı: Benim bu değersiz, naçiz el hediyem aslında senin o nûrânî kabrine (Ravza-i Mutahhara'ya) lâyık değildir. Ancak sen büyüklük gösterip onu kabul buyurmakla bana lütufta, ihsanda ve yardımda bulun Yâ Resûlullâh!

3. Beyit: Kimim var hazretinden gayrı, hâlim eyleyem i'lam / Cenâbındadır ihsan ve mürüvvet, Yâ Resûlullâh!

Anlamı: Yâ Resûlullâh, senin o yüce huzûrundan başka hâlimi arz edip anlatabileceğim kimim var? İyilik, bağışlama, cömertlik ve insanlık ancak senin yanında dır.

4. Beyit: Dahilek, el-eman, sad-el-emân, dergâhına düşdüm / Terahhüm kıl, bana şefaat eyle Yâ Resûlullâh!

Anlamı: Sana sığındım, aman diliyorum, yüzlerce kez aman yâ Resûlullâh, senin dergâhına yüz sürdüm. Bana merhamet et, acı ve bana şefaat eyle Yâ Resûlullâh!

5. Beyit: Dü-âlemde kıl istishab Hân-ı Mahmûd-i Adlîyi / Senindir evvel ve âhirde devlet Yâ Resûlullâh!

Anlamı: Hem bu dünyâda hem de âhirette (iki âlemde) Adâletli Sultan Mahmud'u yanından ayırma, onu arkadaş ve yoldaş edin. Çünkü dünyâ ve âhirette asıl saadet, büyüklük ve saltanat (devlet) senindir Yâ Resûlullâh!

Şiirde Geçen Bâzı Anahtar Kelimeler

İhda: Hediye etmek.

Der-i Ulyâ / Ulyâ: En yüce makam, yüce kapı.

Ravza: Hz. Muhammed(ﷺ)'in mezarı ile minberi arasındaki temiz alan/bahçe.

Destâvîz-i nâçiz: Değersiz, küçük el hediyesi.

İ'lam eylemek: Bildirmek, açıklamak.

Dahîlek: Sana sığındım, himâyene girdim.

Sad-el-emân: Yüzlerce kez aman.

Terahhüm kıl: Merhamet et, acı.

İstishâb: Berâberinde bulundurma, yoldaş edinme.

Hân-ı Mahmûd-i Adlî: Adaletli Sultan Mahmud (Pâdişâh'ın kendisi).

TÜRK KAFASI Sultân Abdülazîz Hân ve berâberindekiler, 1867’de Pâris’te yeni îmâl edilmiş makinelerin görücüye çıktığı se...
24/08/2026

TÜRK KAFASI

Sultân Abdülazîz Hân ve berâberindekiler, 1867’de Pâris’te yeni îmâl edilmiş makinelerin görücüye çıktığı sergiyi gezmektedirler. Pâdişâh, çember şeklinde bir cetvel ve önünde asılı kadife kaplı bir toptan meydâna gelen makinenin önünde durur. Bu makine, günümüz lunaparklarında da görülen, t**a atılan yumrukla kol kuvvetinin ölçüldüğü ilkel bir makinedir.

Osmanlı Sultânı topun aldığı darbeye göre ibrenin cetvel üstünde hareket ettiği dinamometrenin adını sorar. Kısa süren bir kararsızlığın ardından bir Fransız yetkili yutkunarak cevap verir:

-"Tete Turkue..."

Mevsim yazdır ama buz gibi bir hava eser ortalıkta... Fransız kâşif, “Türk Kafası” adını verdiği makinenin önünde Osmanlı pâdişâhının duracağını nereden bilebilirdi ki? Demek Avrupa için Türklerin kafası yumruk atmaya yarıyordu.

Sessizliği yine Sultân Abdülazîz Hân bozar. Yanındaki Halil Paşa'ya seslenir;

-"Halil Paşa, göster bakalım şunlara Türk kolunun kuvvetini!" Kayserili Halil Paşa, Abdülazîz Hân gibi heybetli birisidir.

-"Emriniz başım üstüne hünkârım!" dedikten sonra ceketini çıkarır ve gömleğinin kollarını sıvar. Herkes nefesini tutmuş olacakları beklemektedir.

Halil Paşa Yaradan'a sığınıp öyle bir yumruk savurur ki, dinamometrenin dağılan yuvarlak ibresi bir Fransız’ın, kopan topu başka bir Fransız’ın, yayları da etrafta toplanan öteki diğer Fransızların ayaklarının dibine savrulur.

Dağılan makinenin karşısındaki Halil Paşa alaycı bir dille şunları söyler:

-"Bu Türk kafası değildir Sultân'ım! Bu olsa olsa, Avrupa kafası olmalı ki bir vuruşta dağıldı..."

Osmanlı tarihinin en hayırsever ve nüfuzlu hanımefendilerinden biri: Bezmiâlem Valide Sultan (1807 - 1853) 🌸🌼✨️Bu görsel...
23/08/2026

Osmanlı tarihinin en hayırsever ve nüfuzlu hanımefendilerinden biri: Bezmiâlem Valide Sultan
(1807 - 1853) 🌸🌼✨️

Bu görsel Bezmiâlem
Valide Sultan'ın temsili bir yağlı boya tablosudur..
​Gürcü asıllı bir aileye mensup olan Bezmiâlem Valide Sultan'ın anne ve babasına dair resmî kayıtlarda net bir malumat bulunmamaktadır; çünkü çok küçük yaşta esir pazarından saraya câriye olarak intikal etmiştir.
Doğuştan Hristiyan bir aileden gelmekle birlikte sarayda
İslam dinini benimsemiş; derin bir dindarlık, şefkat ve devlet bilinciyle yaşayarak
Sultan II. Mahmut’un eşi ve Sultan I. Abdülmecit’in validesi olmuştur.
Hayır hizmetlerindeki eşsiz öncülüğü ve imar faaliyetleri sebebiyle halk arasında
"Valide-i Muazzama" unvanıyla anılmıştır.
​ ✨️ Bıraktığı Kalıcı Eserler ve Hayır Hizmetleri:
​✨️ Dolmabahçe Camii:
İstanbul Boğazı'nın siluetine değer katan bu zarif eserin inşasını bizzat başlatmış, vefatının ardından oğlu
Sultan Abdülmecid tamamlatmıştır.
​🏥 Bezmiâlem Vakıf Gureba Hastanesi (1845):
Fakir ve muhtaç Müslümanların ücretsiz tedavisi için kurulmuş olup, günümüzde de şifa dağıtmaya devam eden en büyük hayır eseridir.
​🏫 Dârülmaârif
(Valide Mektebi - 1850): Osmanlı Devleti'nde planı doğrudan okul olarak çizilip inşa edilen ilk modern sivil lisedir (Bugünkü Cağaloğlu Anadolu Lisesi).
​🌉 Galata Köprüsü
(Cisr-i Cedid - 1845):
Karaköy ile Eminönü'nü birbirine bağlayan, İstanbul'un ilk ahşap Galata Köprüsü'nü finanse ederek inşa ettirmiştir.
​⛲ Su Yapıları ve Sebiller: Beşiktaş-Maçka Valide Çeşmesi, Topkapı ve Yıldız Sarayı çeşmelerinin yanı sıra; Mekke, Medine ve Kerbelâ'da hacılar ile yoksullar için sebiller tesis etmiştir.
​✨ Merhameti ve Örnek Şahsiyeti:
Kurduğu vakıfların işleyişini yalnızca idari olarak değil, bizzat yerinde denetleyen; hastaneleri ve okulları ziyaret ederek ihtiyaç sahiplerinin dualarını alan büyük bir gönül insanıydı.
Kendi özel servetini ve takılarını dahi bu hayır hizmetlerine vakfedecek kadar fedakâr bir hayat sürmüştür.
​Milleti için taş üstüne taş koyan bu müstesna devlet anası, 🌹
2 Mayıs 1853'te Dolmabahçe Sarayı'nda vefat etmiş olup, İstanbul Divanyolu Caddesi üzerinde kâin Sultan II. Mahmut Türbesi'ndeki kabrinde ebedi uykusunu uyumaktadır.
Kendisini rahmet ve minnetle anıyoruz..

TARİH - HAZRET-İ ALİ VE HAYBER'İN FETHİHayber Kalesi önlerindeki şiddetli savaşın devam ettiği bir gün, Peygamber Efendi...
22/08/2026

TARİH - HAZRET-İ ALİ VE HAYBER'İN FETHİ

Hayber Kalesi önlerindeki şiddetli savaşın devam ettiği bir gün, Peygamber Efendimiz (ﷺ) sancağı Hazret-i Ali'(رَضِيَ اللهُ عَنْهُ‎)ye teslim ettiler. Hazret-i Ali(رَضِيَ اللهُ عَنْهُ‎), tekbir getirerek, elinde sancak ile yahudi kalesine ilerlerken, şanlı sahâbiler de peşinden yürüdüler. Yahudilerin hücum birlikleri dışarı çıktılar. İçlerinden birinin, Hazret-i Ali(رَضِيَ اللهُ عَنْهُ‎)'ye doğru yürüyüp, çarpışmak için karşısına geçtiği görüldü. Zülfikâr şimşek gibi indi ve gelen Haris'in başını gövdesinden ayırdı. Kardeşinin öldürüldüğünü işiten Merhab, emrindeki askerlerle dolu dizgin meydana yürüdü. Hazret-i Ali'(رَضِيَ اللهُ عَنْهُ‎)nin karşısına dikildi. Hazret-i Ali (رَضِيَ اللهُ عَنْهُ‎) Merhab'ın hamlesini kalkanıyle karşıladı. Sonra Allâh ü Teâlâ(ﷻ)'ya sığınıp, Zülfikâr'ı, kâfirin başına öyle bir indirdi ki; koca Merhab'ın, Zülfikâr'a karşı tuttuğu kalın çelik kalkanını ve çelikten yapılmış miğferini ikiye biçip, kafasını tepesinden ensesine kadar bölüp ayırdı.

Eshab-ı kiram, çarpışa çarpışa kale kapsıının yanına geldikleri bir sırada, bir Yahudi, kılıcıyla Hazret-i Ali(رَضِيَ اللهُ عَنْهُ‎)'nin kalkanına vurdu. Kalkan yere düştü. Allâh ü Teâlâ(ﷻ)'nın aslanı, kalenin kapısını kalkan yapmaya niyetlendi. (بِسْــــــــــــــــــــــمِ ﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم) "Bismillâhirrahmânirrahîm!" diyerek, kocaman demir kapının halkalarına asıldı. Resûlullâh(ﷺ)'ın duâsı bereketiyle kapının kancalarını duvarından sarstı ve çıkardı...

Hazret-i Ali (رَضِيَ اللهُ عَنْهُ‎) kapıyı sökerken, kale yerinden sarsıldı. Sekiz on pehlivanın yerinden kıpırdatamayacağı bu kapıyı, tek eliyle kalkan yapıp, çarpışmağa başladı.

Karşısına peş peşe, Yahudilerin en yiğit 6 pehlivanı daha çıktı. Onları da Allâh ü Teâlâ(ﷻ)'nın izni ile alteden Hazret-i Ali(رَضِيَ اللهُ عَنْهُ‎), kahraman arkadaşları ile kaleye girdiler.

Artık kalenin içinde çarpışılıyordu. Kısa zamanda, karşılarına çıkacak kimse kalmadı. İslâm sancağını kaleye diktiler. Böylece en muhkem kaleleri olan Natat, fethedildi.

ŞÂHİTLİĞİ KABÛL EDİLMEYEN PÂDİŞAHYıldırım Bayazıd Hân'ın bir mahkemede şâhitlik etmesi gerekiyordu. Pâdişah mahkemeye ge...
22/08/2026

ŞÂHİTLİĞİ KABÛL EDİLMEYEN PÂDİŞAH

Yıldırım Bayazıd Hân'ın bir mahkemede şâhitlik etmesi gerekiyordu. Pâdişah mahkemeye geldi ve herkes gibi o da ellerini önüne bağlayıp ayakta bekledi. Devrin Bursa Kadısı Molla Fenârî, pâdişâhı süzdükten sonra;

-"Senin şâhitliğin kabûl değildir. Zîrâ sen namazlarını cemaat ile kılmıyorsun. Elinde imkânı olduğu halde cemaate gelmeyen bir kimse, yalancı şâhitlik edebilir demektir."

Bu itham karşısında herkes Yıldırım'ın hiddetlenmesini bekliyordu. Fakat o boynunu büküp mahkemeyi terk etti ve hemen sarayının yanına bir câmi inşâ ettirmeye başladı.

VERMEYİNCE MÂBUD NEYLESİN SULTAN MAHMUD?Sultan ikinci Mahmud Hân, sık sık kıyâfet değiştirip halkın arasına karışır ve m...
22/08/2026

VERMEYİNCE MÂBUD NEYLESİN SULTAN MAHMUD?

Sultan ikinci Mahmud Hân, sık sık kıyâfet değiştirip halkın arasına karışır ve memlekette neler olup bittiğini anlamaya çalışırmış. Bir akşam uğradığı bir kahvede, ak sakallı çaycıya herkesin “Tıkandı Baba” diye hitap ettiğini duyunca merâk etmiş ve bu adama neden “Tıkandı Baba” denildiğini öğrenmek istemiş. Biraz ısrardan sonra da “Tıkandı Baba” anlatmış;

“Bir gece rüyâmda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. 'Benimki de onlarınki kadar aksın' diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden 'Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın' dedim ve uğraşırken musluk tamâmen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken birden Cebrâil göründü ve bana 'Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık' dedi. O gün bu gün adım 'Tıkandı Baba' ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyorum.”

Sultan Mahmud çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına “Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca bu işe devam edeceksiniz” diye tâlimat vermiş. Sultan Mahmud'un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı Baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis. “Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim” diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken “Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim” diyerek, işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya “Tâze baklava, güzel baklava!” Bu esnâda oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Sıkı bir pazarlıktan sonra anlaşmışlar ve Tıkandı Baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi ‘acabâ yine gelir mi?’ diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultân'ın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi “Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım” demiş. Tıkandı Baba da “Peki” demiş ve anlaşmışlar. Bir ay boyunca, Tıkandı Baba'ya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı Baba'dan baklavaları satın almış.

Aradan bir ay geçince Sultan Mahmud “Hele şu Tıkandı Baba'ya bir bakalım, nicedir?” deyip Tıkandı Baba'nın yanına gitmiş. Bu sefer pâdişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim Tıkandı Baba eskisi gibi darmadağın. Sultan “Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi?” diye sormuş.
“Geldi sultanım.”
“Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?”
“Efendim her gün gelen tepsiyi bir Yahudi'ye satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duâcınızım.”

Sultan şöyle bir tebessüm edip “Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benimle gel” deyip almış ve onu hazîne odasına götürmüş. “Baba şuradan küreği al ve hazînenin içine daldır küreğine ne kadar altın gelirse hepsi senindir” demiş. Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazînenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tâne altın küreğin ucunda düştü düşecek.
Sultan “Baba senin buradan da nâsibin yok. Sen bizim şu askerlerle berâber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar” demiş ve askerlerden birini çağırıp “Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tâne taş seçsin, o taşı ne kadar uzağa atarsa oraya kadar olan arâziyi Baba'ya verin” demiş.
Pâdişâhın adamları Tıkandı Baba'yı alıp Üsküdar'a götürmüşler “Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım” demişler. Baba “Niçin?” diye sormuş.
Askerler “Hele sen bir beğen bakalım” diye ısrâr etmişler. Baba “Şu yamuk, bu küçük” derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline ve “Ne olacak şimdi?” diye sormuş.
Askerler “Baba sen bu taşı atacaksın ve ne kadar uzağa giderse o mesâfe arasını Pâdişâhımız sana bağışlayacak” diye anlatmışlar. Tıkandı Baba taşı başının üstüne kaldırmış ve tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Babacık da düşüp oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Pâdişâha haber vermişler. İşte o zaman Pâdişah, o meşhur sözünü söylemiş:

"VERMEYİNCE MÂBUD NEYLESİN SULTAN MAHMUD?"

YAVUZ SULTAN SELİM VE İMKÂNSIZ GÖRÜNEN ZAFER : ÇALDIRAN MEYDAN MUHAREBESİ VE ŞAH İSMAİL'İN AKİBETİ.​İran ve Irak’taki sü...
21/08/2026

YAVUZ SULTAN SELİM VE İMKÂNSIZ GÖRÜNEN ZAFER : ÇALDIRAN MEYDAN MUHAREBESİ VE ŞAH İSMAİL'İN AKİBETİ.

​İran ve Irak’taki sünni Müslümanlardan yüz binlercesini öldürmenin ardından Şiî Safevi Şahı İsmail, 1513 yılında Portekizli Komutan Afonso de Albuquerque’e bir mektup göndererek İslam ümmetine ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) beldesine karşı ortak bir saldırı teklifinde bulundu. Portekizlilerin asıl gayesi, Resûlullah’ın mübarek kabr-i şerifini naş-ı şerifleriyle birlikte kaçırıp Kudüs’e karşılık koz olarak kullanmaktı.
​Ancak, barışçıl tutumuyla bilinen babası II. Bayezid’e karşı tahta geçen Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tahtına oturur oturmaz bu karanlık planı bertaraf etmek üzere derhal harekete geçti.
​Sultan Selim, 16 Mart 1514’te toplanan Edirne Meşveret Meclisi’nde komutanları, devlet adamlarını ve ulemayı Safeviler üzerine sefer düzenlenmesi gerektiği hususunda ikna etmekte hiç zorlanmadı. Meseleyi kökten çözmek adına Safevi tehlikesini kaynağında yok etmeye karar verdi. Komutanlarının, Acem diyarlarının yakıcı güneşi altında katolunacak uzun ve meşakkatli yola dair uyarılarına rağmen, bizzat atının üzerinde seferin başında yer aldı.
​Müslüman ordusunun yolunu zorlaştırmak isteyen Şah İsmail, Osmanlı askerini iaşesiz bırakmak amacıyla güzergâh üzerindeki tüm ekili alanları ve mahsulleri yaktı. 100 bin kişilik Osmanlı ordusu büyük bir erzak sıkıntısıyla karşı karşıya kaldı.
​Şah İsmail, Osmanlı ordusunu savaşsın ya da savaşmasın bitkin düşürmek amacıyla oylama taktiklerine başvurdu. Osmanlı askerinin açlık ve yorgunluktan tamamen tükendiğine kanaat getirdiğinde ise Osmanlı’yı kuşatabileceğini düşündüğü Çaldıran Ovası’nda meydan muharebesini kabul etti.
​23 Ağustos 1514 tarihinde savaş meydanı alev aldı. Safevi Kızılbaş kuvvetleri ile Osmanlı Yeniçerileri karşı karşıya geldi. Sultan Selim’in emriyle Osmanlı ordusu kanatları hilal şeklinde açtı, ardından topçu birlikleri Safevi saflarını darmadağın etti. Çemberi kapatan Sultan Selim, Şah İsmail’in bizzat hedef alınmasını emretti. Kolundan ve bacağından yaralanan Şah, canını kurtarmak için kıyafetlerini bir adamına giydirerek meydandan kaçtı; ordusunu Osmanlı kılıçları altında kaderine terk etti. Kısa süre içinde Safevi komuta kademesi etkisiz hale getirildi, on binlerce asker öldürüldü veya esir alındı.
​Bu görkemli zaferin ardından Sultan Selim, durmaksızın Safevilerin başkenti Tebriz’e yürüdü. Sultan’ın geldiğini duyan Şah İsmail, kellesini kurtarma telaşıyla şehirden kaçtı. Öyle bir korkuya kapılmıştı ki, güzelliğiyle maruf zevcesini dahi geride bıraktı. Sultan Selim, bu kadını Şah’a iade etmeyip, ona bir ders vermek amacıyla katiplerinden biriyle evlendirdi. Şah ise Hoy şehrine sığınarak izini kaybettirdi.
Hicri ​18 Recep 920 (Eylül 1514) Cuma günü, Tebriz semalarında Safevi işgalinden bu yana ilk kez ezan sesleri yükseldi. Sultan Selim, Tebriz Camii’nde Cuma namazını eda etti ve müminlerin dualarına mazhar oldu.
​Dur durak bilmeyen bir yapıya sahip olan Sultan Selim, Şah İsmail’i yakalamak ve fütuhatı tamamlamak üzere yeniden atına bindi. Ancak Yeniçeri komutanları, aşırı soğuk, yorgunluk ve erzak tükenmesi nedeniyle daha fazla ilerlemeyi reddetti. Dersaadet’ten beklenen erzakın da bir türlü ulaşmaması bardağı taşıran son damla oldu.
​Yeniçeriler arasında baş gösteren hoşnutsuzluk ve isyan emareleri üzerine Sultan Selim seferi geçici olarak durdurup İstanbul’a dönmek zorunda kaldı. Ancak payitahta varır varmaz, emirlerine itaatsizlik eden tüm askeri liderleri tereddütsüz idam ettirdi. Bu kararlı duruş, ordudaki disiplinsizliği kökten kazıdı.
​Çaldıran Zaferi’nin müjdesi İslam dünyasına dalga dalga yayıldı; Şam ve Mısır’dan Sultan Selim’e ittihad-ı İslam çağrısı yapan mektuplar yağdı. Dulkadiroğulları ve Ramazanoğulları beylikleri Osmanlı’ya katıldı. Sultan Selim, yerel yöneticilerin çoğunu makamlarında bıraktıktan sonra, korumasız kalan ve savaş sırasında Safevilerle gizlice iş birliği yaptığı anlaşılan Mükellef Mamluk Devleti’ne yöneldi.
​Nitekim tarihçi Şeyh Mer’î el-Hanbelî Nüzhetü’n-Nâzırîn adlı eserinde; Memlük Sultanı Kansu Gavri’nin Osmanlı ordusuna erzak ulaşmasını engelleyerek Safevilerle gizli bir ittifak yaptığını ve Yeniçeri huzursuzluğuna zemin hazırladığını belirtir.
​İslam fütuhatının aksamasına sebebiyet veren bu ihaneti cezasız bırakmayan Yavuz Sultan Selim, Mercidabık Muharebesi’nde Kansu Gavri’yi mağlup etti.
​Suriye, Filistin ve Mısır’ı Osmanlı topraklarına katan Yavuz Sultan Selim, imparatorluğun sınırlarını Avrupa’dan Tebriz’e kadar genişletti. Hicaz şerifleri Sultan’a biatlarını sundu. Memlüklerin gölgesinde sadece sembolik bir makamdan ibaret olan Abbasi Halifesi III. Mütevekkil-Alellah, hilafet makamını Sultan Selim’e devretti. Sultan Selim, bu tarihten itibaren "Hâdimü'l-Harameyni'ş-Şerîfeyn" (İki Kutsal Camiinin Hizmetkârı) unvanını gururla taşımaya başladı.
​İslam birliğini tesis eden Halife Selim, vakit kaybetmeden ahdettiği asıl vizyonuna odaklandı: Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kabr-i şerifini Portekiz tehdidinden tamamen kurtarmak.
​Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’na gönderilen Osmanlı donanması, Portekizli işgalcileri püskürttü. Somali kıyılarına kadar ulaşan Osmanlı denizcileri, Somalili mücahitlerin desteğiyle Mogadişu Limanı’nı haçlılardan temizledi. Böylece Somali, Resûlullah’ın kabrini koruyan güneydeki en stratejik savunma hattı haline getirildi.
​Çaldıran’da aldığı ağır mağlubiyet, hayatında daha önce hiç yenilgi yüzü görmemiş olan Şah İsmail’in ruh dünyasında derin yaralar açtı. İnzivaya çekilen Şah, kendisini alkole verdi. Diğer taraftan Sultan Selim, 1520 yılında İran üzerine yeni bir sefer hazırlığındayken hayata gözlerini yumdu.
​Sultan Selim’in ani vefatı Şah İsmail’i intikam arzusuyla yeniden ümitlendirdiyse de ecel ona da aman vermedi. Şah İsmail, 31 Mayıs 1524 (18 Recep 930) tarihinde, henüz 37 yaşındayken veremden öldü. Erdebil’de ata dedelerinin yanına defnedildi ve yerine oğlu I. Tahmasp geçti.

​Kaynaklar:
​Ahmet bin Yusuf el-Karamânî, Ahbâru’d-Düvel ve Âsâru’l-Evvel fi’t-Târîh
​Abdülhüseyin Zerrînkûb, Târîh-i İran

Address

Istanbul
62901

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Sultan 2.Abdülhamid Han posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Organization

Send a message to Sultan 2.Abdülhamid Han:

Shortcuts

Share