20/03/2026
Bugün Abdullah Çatlı hakkında bir film vizyona giriyor. Bu anlatı, Çatlı’yı suç bağlamından arındırarak hakikatten kopuk, hamasi bir çerçevede yeniden tanımlıyor. Oysa Abdullah Çatlı ülkücü bir militan, MİT Ajanı, suç örgütü ve şebekesi lideridir. Doç Dr. Bedrettin Cömert cinayeti, 7 TİP’li öğrencinin katledildiği eylemin planlayıcısı olmak dahil 1970 -80 yılları arasında paramiliter yapının işlediği cinayetlerde adı geçti, pek çok davaya konu oldu. Yıllar içinde Çatlı’ya dair inkar edilen her hakikat, cezasızlığın yeniden üretilmesine zemin hazırladı.
Abdullah Çatlı 12 Eylül 1980 Darbesi’ne giden süreçte paramiliter şiddetin baş aktörlerindendi. 80 sonrasında sahte pasaportla yurtdışına çıktı. İsmi pek çok saldırı ve cinayetle anıldı. MİT belgelerinde ASALA’ya karşı yapılan 5 ayrı eylemde yer aldığı, uyuşturucu ile yakalanmasının ardından MİT ile ilişiğinin kesildiği bilgisi yer aldı. 1990’da uyuşturucu suçuyla hükümlüyken İsviçre’de cezaevinden kaçtı. 1993’te Türkiye’ye döndü.
Susurluk Skandalı olarak kayda geçen ve Çatlı’nın da bulunduğu araçta ölümle sonuçlanan kaza, 1990’lar Türkiyesi’nde faili meçhul cinayetler, kontrgerilla ve devlet–siyaset -mafya ilişkilerinin iç içeliğini görünür kılan bir kırılma noktasıydı. Kaza, Çatlı’nın devlet adına çalışan bir kontrgerilla olduğunu doğruladı. Ancak bu ifşa dahi suç iddialarının yargı önüne taşınmasını sağlamadı. Dönemin Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’in, Çatlı için “Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” sözleri ise dönemin siyasi atmosferine damgasını vurdu. Abdullah Çatlı’nın kimliği ve geçmişi üzerindeki cezasızlık zırhı böylece sürdü.
Kahramanlaştırıcı anlatılar, mağdurların adalet arayışlarını silikleştirir, şiddet faillerini görünmez kılar. Hakikatin yerini tek taraflı ve ideolojik anlatılar aldığında, adalet duygusu zedelenir. Failin sorumluluğu ısrarla vurgulanmalıdır. Tüm bu hafıza siyasetine karşı en güçlü cevap şiddetin hedefindekilerin yarattığı karşı-bellektir.