Türkçe Tarih

Türkçe Tarih Mademki Türk'üz; o halde Türk gibi yürür, Türk gibi düşünür, Türk gibi duyarız ve Türk gibi yazarız.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sanata ve resme olan derin tutkusunu yansıtan, Dolmabahçe Sarayı’nda başucundan ayırmadığı...
28/05/2026

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sanata ve resme olan derin tutkusunu yansıtan, Dolmabahçe Sarayı’nda başucundan ayırmadığı o özel tablonun hikayesini biliyor musunuz?

​Rus ressam Richard Alexandrovich Bergholz’a ai t olan "Dört Mevsim" tablosu, alelade bir peyzajın çok ötesindedir. Sanat tarihçileri ve araştırmacılar, bu eserin Atatürk için adeta bir "yaşam döngüsü" sembolü olduğunu belirtir.

Tablonun Eşsiz Kompozisyonu

​Tek bir tuval üzerinde doğanın en uç iki anı bir araya gelir:

​Ön Planda İlkbahar: Coşkulu, uyanan, çiçek açmış beyaz bir ağaç ve taze yeşillikler.

​Arka Planda Sonbahar: Sararmış, kızıl tonlara bürünmüş yapraklar ve hüzünlü selviler.

​Akademik incelemelere göre bu tezatlık, hayatın kaçınılmaz döngüsünü, doğumu ve ölümü aynı anda kusursuz bir estetikle sunmaktadır. Atatürk'ün bu esere saatlerce bakarak derin düşüncelere daldığı bilinir.

Dolmabahçe'deki Son Günler ve Duygusal Anı

​Atatürk’ün ömrünün son döneminde, hastalığının ağırlaştığı günlerde bu tablo çok daha anlamlı ve hüzünlü bir hatıraya ev sahipliği yapar.

​Saraydaki yatağında halsiz düştüğü o günlerde, gözlerini bu tabloya çevirir. Yanındakilere dönerek, tablodaki mevsim geçişlerini ve özellikle sonbahar renklerini işaret eder. Hayatının son demlerini yaşadığının bilincinde olarak, tablonun hissettirdiği o derin huzuru ve hüznü şu kelimelerle ifade eder:

​"Bakın, ne güzel bir tablo... İlkbahar ve sonbahar yan yana. Hayat da tıpkı bu tablo gibi; her mevsimi ayrı bir güzel, ama her güzel şeyin de bir sonbaharı var..."

​Bugün hala Dolmabahçe Sarayı'nda, Atatürk'ün hatırasını yaşatan en nadide parçalardan biri olan bu eser, bir liderin sadece askeri ve siyasi dehasını değil, ruhundaki ince ve felsefi sanat sevgisini de gözler önüne seriyor.

Kaynaklar

​Sönmez, M. Milli Saraylar Resim Koleksiyonu ve Atatürk’ün Tercihleri. Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Dergisi,

​Yılmaz, H. & Demir, A. Dolmabahçe Sarayı’ndaki Gizli Sanat: Atatürk’ün Başucu Tablosu ve Richard Alexandrovich Bergholz. Sanat Tarihi Araştırmaları Dergisi

Çanakkale  Savaşları’nın en kritik günlerinde, Morto Koyu’na sığınarak Mehmetçiğin siperlerini acımasızca döven 13.000 t...
21/05/2026

Çanakkale Savaşları’nın en kritik günlerinde, Morto Koyu’na sığınarak Mehmetçiğin siperlerini acımasızca döven 13.000 tonluk bir İngiliz devi vardı: HMS Goliath. Ordumuzu ağır kayıplarla sarsan bu zırhlıyı durdurmak, sadece 620 tonluk küçücük bir Osmanlı muhribine, Muavenet-i Milliye’ye düşecekti.

Adındaki Ruh: "Millî Yardımlaşma"

Peki, bu kahraman geminin isminin anlamını biliyor musunuz?

Muavenet-i Milliye, Osmanlı Türkçesinde "Millî Yardımlaşma" ya da "Ulusun Dayanışması" anlamına gelir. II. Meşrutiyet sonrası halkın kendi cebinden bağışlarla kurduğu Donanma Cemiyeti tarafından, milletin parasıyla Almanya'ya sipariş edilen dört gemiden biriydi. Yani o, doğrudan doğruya Türk milletinin fedakarlığının bir eseriydi!

12-13 Mayıs 1915 Gecesi: Operasyon

Kıdemli Yüzbaşı Ahmet Saffet (Gaybı) Bey komutasındaki Muavenet-i Milliye, zifiri karanlıkta, tüm ışıklarını söndürerek mayınların ve düşman karakol gemilerinin arasından bir sızma harekatı başlattı. Saatler 01.15'i gösterirken Goliath'ın gözcüleri karanlıkta beliren bu gölgeyi fark etti ve ışıkla parola sordu.

​Beklemeye vakit yoktu. Muavenet-i Milliye, düşmanın üzerine adeta bir ok gibi atılarak en yakın mesafeden ardı ardına 3 torpido fırlattı! Üçü de tam isabet aldı. Dev zırhlı Goliath, sadece birkaç dakika içinde Çanakkale'nin serin sularına gömüldü.

Savaşın Kaderini Değiştiren Sonuçlar:

​İngiliz deniz kuvvetleri büyük bir şok ve panik yaşadı.
​Çanakkale seferinin simgesi dev HMS Queen Elizabeth zırhlısı korkudan geri çekildi.

​Londra karıştı: İngiliz Deniz Bakanı Winston Churchill ve Amirallik Birinci Lordu John Fisher istifa etmek zorunda kaldı!

​Milletin yardımlarıyla denize inen bir gemi, adının hakkını vererek koca bir milletin kaderini kurtardı. Ruhları şad olsun.

Kaynakça:

​Altıntaş, Y. Z. "Çanakkale Kara Savaşlarına Osmanlı-Alman Donanmasından Bir Katkı: Alman Deniz Yüzbaşı R. Firle'nin Terekesinden Goliath Zırhlısının Batırılışı". Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı

Kocabaş, M. "Çanakkale Denizaltı Savaşı Sultanhisar ve Muâvenet-i Milliye'nin Başarıları". Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,

Alageyik Destanı (ya da Efsanesi), Toroslar’ın eteklerinde, özellikle Çukurova ve çevresinde sözlü gelenekten gelen bir ...
13/05/2026

Alageyik Destanı (ya da Efsanesi), Toroslar’ın eteklerinde, özellikle Çukurova ve çevresinde sözlü gelenekten gelen bir Anadolu halk anlatısıdır. Avcılığa tutkulu genç Halil (bazı varyantlarda Durmuş Ali), gerdek gecesinde bile geyik sesine kapılarak nişanlısı Zeynep’i bırakıp dağlara çıkar. 

Kutsal ve yol gösterici bir varlık olarak görülen ala geyik, avcıyı sarp kayalıklara çeker ve lanetiyle yüzleştirir. Avcı, tutkusu uğruna uçuruma yuvarlanır; geride yanan bir türkü kalır: 

“Ben de gittim bir geyiğin avına 

Geyik çekti beni kendi dağına...”

Bu efsane, Türk mitolojisinde geyiğin k*tsal statüsünü yansıtır. Geyik, av hayvanlarını koruyan, yol gösteren, bazen de lanetleyen bir totem/ruh olarak kabul edilir. Avcılık geleneğinde gereksiz ya da ölçüsüz av, doğaüstü cezayı getirir; bu motif, eski Türk inançlarında ve komşu kültürlerde ortak görülür.

Yaşar Kemal’in Üç Anadolu Efsanesi’nde edebi bir destana dönüşen anlatı, sözlü folkloru modern yazına taşır; Ziya Gökalp’in manzum Ala Geyik şiiriyle de millî kimlik ve halk kültürü bağlamında işlenir. Efsane, av-insan-doğa ilişkisini, tutkunun yıkıcılığını ve kültürel sürekliliği vurgular.

Kaynaklar:

Şahin, Elmas. “Alageyik ile Avcının Ölümcül Dansı.” 

Gezer, Şule. “Alageyik Efsanesi ile Kococaş Destanında Ortak Unsurlar.” Folklor/Edebiyat Dergisi

Çevirme, Hülya. “Alageyik Efsanesi Üzerine Bir İnceleme.” Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi


Çöyr Yazıtı (Çoyr / Çoyren Bengü Taşı), Moğolistan’ın Dornogovi (Doğubay) aymağında bulunan, Türk runik alfabesiyle yazı...
26/04/2026

Çöyr Yazıtı (Çoyr / Çoyren Bengü Taşı), Moğolistan’ın Dornogovi (Doğubay) aymağında bulunan, Türk runik alfabesiyle yazılmış 6 satırlık bir bengi taştır. Bu yazıt, İkinci Göktürk (Kök Türk) Kağanlığı dönemine, muhtemelen İlteriş Kağan’ın (Kutlug Kağan) kağanlığını ilan ettiği ilk yıllara (687-692 arası) tarihlenir ve Türkçe’nin tarihlendirilmiş en eski yazılı belgesi olarak kabul edilir.

Yazıt, Tun Bilgä ve Tun Yägän Ärkin adlı iki kişinin anısına dikilmiştir. Taş baba formundaki anıt, ölüm bağlamında bir vasiyet/öğüt niteliği taşır ve İlteriş Kağan’a sadakati, birlik ve k*t (devlet/baht) kavramlarını vurgular. Yazıtın bazı kısımları tahrip olmuş veya silik olduğundan okumalarda ufak farklılıklar bulunmakla birlikte, ana içeriği akademik çalışmalarda tutarlı bir şekilde ele alınmıştır.

Runik metnin transkripsiyonu (F. Sema Barutcu Özönder’in okumasına dayalı):

İlteriş kağanqa içik(i)ŋ / ög(ü)ni s(ä)b(i)ni b(a)r(ı)ŋ
üç(ü)nç ay yetikä
adr(ı)ldım(ı)z at tabarda
Tun Bilgä
Tun Yägän Ärkin
Toluk bitidim ırk açu aygıl baŋa

Günümüz Türkçesiyle çevirisi (Barutcu Özönder’in önerdiği senteze göre):

“İlteriş Kağan’a tâbi olun; öğünerek-sevinerek hayat sürün. Üçüncü ayın yedisinde at(tan) davar(dan) (=mal-mülkten) ayrıldık. Tun Bilgä. Tun Yägän Ärkin. Toluk yazdım. Baht açıklığı dile bana.”

Bu metin, bozkırdaki Türk boylarının dağılmış halden toplanıp İlteriş Kağan önderliğinde birleşmesini teşvik eden bir çağrı niteliğindedir. Ölüm anında geride kalanlara sadakat ve sevinçle yaşama öğüdünde bulunur. Yazıt, hem dilbilimsel (Eski Türkçe’nin erken gramer ve söz varlığı) hem de tarihsel açıdan (Göktürk siyasi birliğinin ilk yılları) büyük önem taşır.

Çöyr Yazıtı, bugün Ulan Batur’daki Moğolistan Milli Tarih Müzesi’nde korunmaktadır. Bu nadir anıt, Türk dilinin ve devlet geleneğinin kökenlerine doğrudan ışık tutan en eski tarihlendirilmiş belgedir.

Kaynaklar:

Barutcu Özönder, F. S. (2006). Çöyr Yazıtı. Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, 3(3).

Sertkaya, O. F. (1998). Die Runen-Inschrift von Çoyr. In J. P. Laut & M. Ölmez (Eds.)

New York’ta Bir Türk Şaheseri: Kanuni’nin Ejderhalı Yatağanı​New York Metropolitan Sanat Müzesi'nde sergilenen bu büyüle...
20/04/2026

New York’ta Bir Türk Şaheseri: Kanuni’nin Ejderhalı Yatağanı

​New York Metropolitan Sanat Müzesi'nde sergilenen bu büyüleyici eser, sadece bir kılıç değil; Türk gücünün ve zarafetin çelikle buluştuğu bir başyapıt!

​Sanatın ve Gücün Birleşimi: 1525-1530 yılları arasında, saray kuyumcusu Ahmet Tekelü’nün atölyesinde bizzat Sultan Süleyman için üretildiği düşünülen bu yatağan, döneminin en sofistike süslemelerine sahip.

Mitolojik Detaylar: Kılıcın namlusunda altın kakma tekniğiyle işlenmiş, bir ejderha (evren) ve anka kuşu (simurg) arasındaki epik mücadele resmedilmiştir. Bu motifler, kozmik bir savaşı ve hükümdarın mutlak gücünü simgeler.

Zengin Malzemeler: Fildişi (mors dişi) kabzası, altın kakmaları, turkuaz, inci ve yak*tlarla bezeli detayları ile bu eser, Türk sanatçılarının ustalığının neden dünyaca ünlü olduğunun kanıtı niteliğinde.

Kaynakça

​Metropolitan Museum of Art. (n.d.). Short Sword (Yatagan) from the Court of Süleyman the Magnificent (reigned 1520–66).

​Atıl, E. (1987). The Age of Sultan Süleyman the Magnificent. Washington D.C.: National Gallery of Art.

​Yücel, Ü. (2001). Islamic Swords and Swordsmiths. Islamabad: IRCICA.

Milli Mücadele zamanında çıkan Güleryüz dergisinde yayınlanan Edirne'den Anadolu'ya! adlı şiirÖz kardaşım beni senden ay...
11/04/2026

Milli Mücadele zamanında çıkan Güleryüz dergisinde yayınlanan Edirne'den Anadolu'ya! adlı şiir

Öz kardaşım beni senden ayırdılar, aldılar,
Yunanlılar ellerini ta bağrıma daldılar,
O gün bu gün safvetimde yerleştiler, kaldılar,
Gece gündüz talihimi düşünürüm ağlarım,
Senin için matem tutar karaları bağlarım!

Şanlı kardaş, bırakma sen beni düşman eline,
Şu yaralı vücudumu atma Yunan seline,
Parmakçığı bir dokunsa yüreğimin teline,
Mahzun gönül ah ederek derin derin inlesin,
Şu kalbimin feryadını bütün cihan dinlesin!

Anadolu yollarına ben çok kurban vermiştim,
Cenk yerinde hep yazıyla feryatlara girmiştim,
Her halde imdadına can atarak ermiştim,
Seninle biz el ele nice şanlar almıştık,
Dövmekte Yunanlıyı çok kamçılar çalmıştık!

Bu ikinci payitaht bu Osmanlı vatanı,
Hep beraber dökmedik mi buralara Türk kanı?
Yok mu bir ferd çıkaracak şu bağrımdan düşmanı?
Füruzan’ın sözü yegüsünden kurtarmazsa hak beni,
Ey kardaşım, ben razıyım baştan başa yak beni!

İmza: Çileli (Sedad Simavi)

Bir Boğaz Harbi Efsanesi: Ramiz Bey ve Serseri Mayınlar​Çanakkale’nin geçilmezliğini mühürleyen sadece Nusret’in döktüğü...
09/04/2026

Bir Boğaz Harbi Efsanesi: Ramiz Bey ve Serseri Mayınlar

​Çanakkale’nin geçilmezliğini mühürleyen sadece Nusret’in döktüğü sabit hatlar değildi. Denizin altına gizlenen sessiz bir dehşet daha vardı: Serseri Mayınlar.

​Ramiz Bey tarafından bizzat tasarlanan ve imal edilen bu "yüzer" mayınlar, dünya deniz harp tarihine Türk dehasının bir imzası olarak geçti.

Neden "Serseri"?

​Dönemin teknolojisinde mayınlar genellikle bir ağırlıkla zemine sabitlenirdi. Ancak Ramiz Bey, suyun kaldırma kuvvetini ve boğazın güçlü akıntısını hesaplayarak serbestçe dolaşabilen (serseri) düzenekler geliştirdi.

Savaşın Kaderi Değişiyor

​18 Mart 1915 günü, itilaf devletleri donanması Boğaz’dan çekilmeye çalışırken, akıntıya bırakılan bu mayınlar müttefik gemileri için tam bir kabusa dönüştü. Sabit olmadıkları için yerleri tespit edilemiyor, akıntıyla birlikte devasa zırhlıların üzerine adeta "pusu kurarak" süzülüyorlardı.

Deyimden Gerçeğe

​Bugün öngörülemez, kontrolsüz ve tehlikeli durumlar için kullandığımız "Serseri Mayın" deyimi, işte bu askeri başarıdan ve Ramiz Bey'in mühendislik dehasından doğmuştur.

Kaynakça

Gündoğdu, C. Nusrat Çanakkale’nin Çelik Kahramanı Nusret Mayın Gemisi. Mavi Gök Yayınları

​Erendil, M. Topçu Tarihi. Ankara: Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları.

​Mütercimler, E. Gelibolu 1915: Korku ve Cesaret. İstanbul: Alfa Yayınları.

Stalin’in Atatürk’e armağan ettiği “Timur’un Mezarı” tablosuStalin döneminde Sovyetler Birliği’nden Türkiye Cumhuriyeti’...
06/04/2026

Stalin’in Atatürk’e armağan ettiği “Timur’un Mezarı” tablosu

Stalin döneminde Sovyetler Birliği’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne diplomatik bir hediye olarak gönderilen Vasili Vasilyeviç Vereşçagin’in “Timur’un Mezarı Başında” (ya da “Azizin Mezarında – Tanrı’ya Şükrediyorlar”) adlı eseri, ressamın Türkistan serisinin önemli bir parçasıdır.

19. yüzyıl Rus realizminin önde gelen isimlerinden Vereşçagin, Semerkant’taki Gur-i Emir Türbesi’ni (Timur’un mezarı) realist bir üslupla betimlemiş; turkuaz çiniler, mimari detaylar ve doğu kıyafetli figürlerle hem tarihi anıtı hem de kültürel mirası belgeleyen bir kompozisyon ortaya koymuştur. Tuval üzerine yağlıboya, 291x218 cm boyutlarındaki bu büyük eser, bugün Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi koleksiyonunda yer almaktadır.

Akademik literatürde tablo, Sovyet-Türk kültürel ilişkilerinin sembolik bir örneği olarak ele alınır. Timurlu mirası üzerinden ortak tarihsel-coğrafi bağları hatırlatan bu diplomatik jest, aynı zamanda Vereşçagin’in savaş karşıtı ve belgesel yaklaşımını yansıtır. Eser, erken Cumhuriyet döneminde Çankaya Köşkü’nde de sergilenerek diplomatik temaslarda yer almış ve günümüzde müzenin nadide parçalarından biri olarak korunmaktadır.

Vereşçagin’in realist fırçasıyla Gur-i Emir’in görkemini yansıtan bu tablo, sanat ve diplomasinin kesişim noktasında sessiz bir tanık olarak duruyor.
Kaynakça

Kök, E. (2022). Ressam Vasili Vasilyeviç Vereşçagin’in çizgileriyle Timurlu anıtları: Asya kültürel mirasının belgelenmesi. Art-Sanat

Başkan, S. (1989). Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi. Ak Yayınları.

Özel, M. (1992). Ankara Resim ve Heykel Müzesi. Kültür Bakanlığı Yayınları.

Yasa-Yaman, Z. (Ed.). (2014). Ankara’da bir resim ve heykel müzesi kuruluşu öyküsü. Türk Tarih Kurumu Yayınları.

1932-1933 yıllarında Ukrayna topraklarında yaşananlar sadece bir kıtlık değil, bir halkın iradesini kırma girişimiydi. H...
31/03/2026

1932-1933 yıllarında Ukrayna topraklarında yaşananlar sadece bir kıtlık değil, bir halkın iradesini kırma girişimiydi.

Holodomor, kelime anlamıyla "aç bırakarak öldürmek" demektir.

Neler Yaşandı?

​Sovyetler Birliği’nin baskıcı kolektifleştirme politikaları ve köylü direnişini kırma hedefi, tarihin en korkunç yapay açlıklarından birine yol açtı:

​Zorla Elkoyma: Köylülerin sadece tahıllarına değil, tohumlarına ve tüm gıda stoklarına el konuldu.

​Kara Listeler: Gıda teslimat kotasını dolduramayan köyler "kara listeye" alınarak ticaretten men edildi ve tamamen tecrit edildi.

​Seyahat Yasağı: Açlıktan kaçmaya çalışan köylülerin şehir merkezlerine veya diğer bölgelere gitmesi engellendi.

Sessiz Ölüm

​Milyonlarca insan, dünyanın en bereketli toprakları üzerinde, devlet eliyle yaratılan bir kıtlık sonucunda hayatını kaybetti. Bugün birçok ülke ve tarihçi, bu süreci bir soykırım olarak tanımlamaktadır.

​Kaynakça

​Applebaum, A. (2017). Red Famine: Stalin's War on Ukraine. New York: Doubleday.

​Conquest, R. (1986). The Harvest of Sorrow: Soviet Collectivization and the Terror-Famine. Oxford: Oxford University Press.

​Naimark, N. M. (2010). Stalin's Genocides. Princeton: Princeton University Press.

​Werth, N. (2007). The Crimes of the Stalin Regime: Contemporary Documentary Evidence. Paris: CNRS Editions.

28/03/2026

1754’te tahta çıkan III. Osman, henüz 4 yaşında babası II. Mustafa’nın tahttan indirilmesiyle Topkapı Sarayı’ndaki Kafes Kasrı’na kapatıldı. Amcası III. Ahmed ve ağabeyi I. Mahmud’un toplam 51 yıllık saltanatı boyunca dış dünyadan kopuk, güneş almayan bir dairede yaşadı. Ahşap işleriyle uğraştı, rahle ve çekmeceler yaptı. Osmanlı’da en uzun süre kafeste tutulan şehzade olarak tarihe geçti.

13 Aralık 1754’te I. Mahmud’un vefatıyla tahta çıktığında 53 yaşındaydı. İlk buyruğu, ağabeyinin Nuruosmaniye’deki türbesine değil, Yeni Cami’ye gömülmesi oldu. Cülusun altıncı günü annesi Şehsuvar Valide Sultan Eski Saray’dan törenle Topkapı’ya getirildi.

Saltanatı yalnızca üç yıl sürdü. Bu sürede şiddetli bir kış yaşandı, Haliç dondu. Nuruosmaniye Camii’ni ibadete açtırdı, Ahırkapı Feneri’ni yaptırdı. Kadınların sokak kıyafetlerine müdahale etti, haremde cariyelerle karşılaşmayı yasakladı, ayak sesini duyurmak için gümüş kabaralı ayakkabılar giydi.

Üç yılda beş sadrazam değiştirdi. Hekimoğlu Ali Paşa’yı azledip “Hammallarbaşı’nı vezir yaparım” dediği rivayet edilir. Sık sık tebdil gezerek halkın arasına karıştı, kamu görevlileri hakkında konuşulanları dinledi.

1755’te Hocapaşa, 1756’da Cibali yangınları İstanbul’u kül etti. Binlerce ev, cami ve dükkan yandı. Padişah yangınları Sarayburnu’ndan izledi, mağdurlar için sarayın kapılarını açtırdı.

30 Ekim 1757’de uyluğundaki rahatsızlık nedeniyle vefat etti. Kuzeni III. Mustafa tahta çıktı. Kendi yaptırdığı Nuruosmaniye’ye değil, Yeni Cami’ye defnedildi.

III. Osman, çocuksuz padişahların üçüncüsüydü. Halk onun dönemindeki yangınları ve şiddetli kışı uğursuzlukla yorumladı. Ancak İstanbul’a kazandırdığı eserler, Ahırkapı Feneri, Nuruosmaniye ekleri ve Topkapı’daki köşküyle bugün hâlâ hatırlanır.

Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Sultanları

Taksim’in Adı Nereden Geliyor? Maksem’in Hikayesi​Bugün milyonların buluşma noktası olan Taksim, ismini aslında bir su m...
24/03/2026

Taksim’in Adı Nereden Geliyor? Maksem’in Hikayesi

​Bugün milyonların buluşma noktası olan Taksim, ismini aslında bir su mühendisliği harikasından alıyor. İstiklal Caddesi’nin girişinde yer alan o sekizgen taş bina; şehre gelen suyun "taksim edildiği" (dağıtıldığı) yer olan Taksim Maksemi’dir.

Tarihsel Süreç ve İşleyiş

Sultan I. ​Mahmut döneminde (1731) tamamlanan Taksim Suyu Tesisleri, Belgrad Ormanları’ndan gelen suyu kentin hızla büyüyen Pera ve Galata bölgelerine ulaştırmak amacıyla inşa edilmiştir.

​Mimarisiyle dikkat çeken bu yapı, suyun debisini ayarlayan ve kollara ayıran bir "dağıtım merkezi" işlevi görürdü. İçerisinde bulunan lüleler vasıtasıyla su, konaklara, çeşmelere ve hamamlara adil bir şekilde paylaştırılırdı.

Neden Önemli?

​Mühendislik: Türk su mimarisinin en özgün örneklerinden biridir.

​Etimoloji: Arapça "kısm" kökünden gelen "taksim" (pay etme) kelimesi, buradaki işlevden dolayı semte adını vermiştir.

​Estetik: Küfeki taşından inşa edilen cephesi ve klasik Türk üslubuyla bugünkü meydanın en eski tanığıdır.
​Şehrin karmaşasında yanından geçtiğimiz bu sessiz yapı, aslında İstanbul’un hayatta kalmasını sağlayan o devasa su sisteminin kalbidir.


​Kaynakça

​Çeçen, K. (1992). Taksim Suyu Tesisleri. İstanbul: İstanbul Sular İdaresi (İSKİ) Yayınları.
​Nirven, S. N. (1946). İstanbul Suları. İstanbul: Halk Basımevi.
​Kuban, D. (1996). İstanbul Yazıları. İstanbul: Yapı Endüstri Merkezi Yayınları.
​Öziş, Ü. (1987). "Osmanlı Dönemi Su Yapıları". Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA).

̇m

Address

Edirne

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Türkçe Tarih posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Organization

Send a message to Türkçe Tarih:

Share