BoluCumok

BoluCumok Bolu Cumhuriyet gazetesi okurlarının bir arada olduğu yapıdır.

14/05/2026

Bedri Baykam

Bir ‘casusluk’ (!) davamız eksikti

Mühim olan RTE’nin bir numaralı rakibini, onu daha önce İstanbul’da dört kere yenmiş olan Ekrem İmamoğlu’nu nötralize etmek olduğu için her koldan yeni denemeler yapıyorlar. Ahmak davası, Akın Gürlek davası, bilirkişi davası, diploma soruşturması ve iptali, İBB yolsuzluk davası ve -komedide son perde- “casus davası”. Bunlar bir çırpıda hatırladığımız ana davalar.

Bu hafta “Siyasal casusluk” davasını izledim. Özellikle birinci gün Hüseyin Gün ve Ekrem İmamoğlu’nun savunmalarını baştan sona Silivri’de izledim. Ertesi gün Merdan Yanardağ ve Necati Özkan çarpıcı savunmalar yaptılar. Bakın, konuştuğumuz konu “casusluk”, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin gizli bilgilerini, belgelerini bir dış ülkeye veya onun istihbaratına teslim etmek. Tercümesi, vatana ihanet! Bir insana yapılabilecek en büyük suçlama, en büyük iftira, en büyük hakaret. İşin trajik yanı, 31 yıl sonra diploması iptal edilen İmamoğlu’na açılan mantık ve hukuk dışı davalar ile İmamoğlu’nu halkın önünde küçük düşüreceklerini zannedenler, onu her geçen gün büyütüyorlar. Savunmasında İmamoğlu da özellikle belirtti: “Ben bu cezaevindeki hücremde artık 1000 misli daha güçlüyüm.” Dostlarına da düşmanlarına da önemli bir mesajdı bu… Ülkenin cumhurbaşkanlığının tartışmasız en büyük adayı olan kişinin “kaçma ihtimali” üzerine tutuklu yargılanması ne kadar gülünçse, İmamoğlu’ndan bir vatan haini üretmeye çalışmak ondan 100 kere daha gülünç!

Size önce bütün bu olayın çıkış noktası hakkındaki mahkemede zabıtlara yansıyan aile trajedisini üzülerek aktaracağım. Özetlemem gerçekten zor, çünkü gerek birinci sanık Hüseyin Gün’ün gerek İmamoğlu’nun ağızlarından çıkan neredeyse yetişebildiğim her cümlenin notunu tuttum. Hüseyin Gün anladığım kadarıyla, önemli ve zengin bir iş insanı. Kendisini tanımıyordum. Finansçı ve yatırımcıymış. Zengin bir hanımefendi olan Seher Erçili Alaçam ile tanışıyor; ona yatırım danışmanlığı yaparken mesleki beraberliklerinin ötesinde aralarında bir anne-oğul ilişkisi oluşuyor. “Mamim” diye seslendiği Seher Hanım, “Ben seni karnımda değil, yüreğimde doğurdum,” diyor. Hüseyin Gün’den rica ettiği konular arasında, Seher Hanım’ın alkol ve uyuşturucu sorunları olan oğlu Ümit Deniz Alaçam’a da bir rol model olması var. Gün de bu doğrultuda ona İngiltere’de bir okul buluyor, daha sonra iş buluyor, abilik yapıyor, yönlendiriyor. Fakat genç Alaçam hayata kolay intibak edemiyor. Bu özel hayat detaylarına parasal ilişkileri dahil edemeyeceğim. Ama esas konu Ümit Deniz Alaçam hem Gün’ü kıskanmaya başlıyor (“Annem seni benden daha çok seviyor” diyor) hem de kendisine 2.5 Milyon sterlin vermediği için Gün’ü tehdit etmeye başlıyor. Bu arada Hüseyin Gün ve Seher Hanım seçildikten kısa bir süre sonra İmamoğlu’nu tebrik etmeye gidiyorlar. 5 dakikalık bir görüşme, ama İmamoğlu hanımefendiyi çok iyi hatırlıyor. Çünkü çok frapan bir giyimi var ve İmamoğlu’na çok hayran teyzelerden biri. Hüseyin Gün’ün teknoloji şirketi var. Mami’sinin ricası üzerine seçimler ile ilgili 10 günlük bir sosyal medya analiz raporu hazırlıyor. Bunu Necati Özkan’a sunuyor. Özkan bu teklifi pahalı, yetersiz buluyor ve ilgilenmiyor. Merdan Yanardağ konusunda ise durum daha da komik: Seher Hanım tam bir Atatürkçü ve Tele 1’e küçük birkaç maddi yardım yapıyor. Böylece Yanardağ da potansiyel “casus çetesi”ne dahil edilmiş oluyor. Bir taşla birkaç kuş, böylece muhalif bir ana kanal da pratik bir şekilde saf dışı bırakılabiliyor! Gün, internette yalnız herkese açık ortamlardan verileri topladıklarını ve analiz ettiklerini söylüyor. Ama Türkiye’de büyük bir dava açmak için büyük delillere veya gerçeklere gerek yok. Bir konunun şüphesinin şüphesi bile yeter. Gün Amerika’dan döndüğü bir gün, geçen yıl 30 Haziran’da havalimanında gözaltına alınıyor, çünkü hakkında Ümit Deniz Alaçam tarafından 112’ye yapılmış bir ihbar var. Gün tabii ki her suçlamayı reddederken, sürekli olarak “Ben ülkeme hizmet etmek isteyen bir Jön Türküm, katıksız bir Atatürkçüyüm” diyor.

İmamoğlu durumu en tipik deyimle özetledi: Bir deli kuyuya taş atmış, 1000 akıllı çıkaramamış. Ve şöyle devam etti: “Burada ifade veren şahıs etkin pişmanlıktan, konuşmaktan imtina etti, çünkü insanlar evlatlarıyla, işleriyle, aileleriyle tehdit ediliyor. Yandaş bir kalem şunu yazdı: 'Bana saldıracağınıza arkadaşınızın suçsuzluğunu ispat edin.’ Muhatap olduğumuz durum işte budur! Koltuktan kalkmayan koltuğa yapışmış birinin 5. kere yenilmemek için yaptıklarını yaşıyoruz. Bu iddianame 159 sayfa, hepsi çöp. Sayın heyet, size yazık, bir sayfasını bile okumadım ve okumayacağım. Bana atfedilen suçlar ülkemin siyasetinde söz sahibi olmak için bununla ilgili faaliyetler gerçekleştirdiğim anlaşılmış! Bu bir iddianame olabilir mi? Bu aklın ve ciddiyetin iflas etmesidir. Utanç müzesi kurulsa, ilk asılan belge bu iddianame olur. Bizden üç vatan haini çıkarmaya çalışıyorlar. Onları ben de kurtaramam, ben affetsem millet affetmez. Sayın Hakimler, sizin makamınız kutsaldır. Sizler karar verdikten sonra size nasıl bakacağıma siz karar vereceksiniz. … Bu bir rejim değişikliği girişimidir… ‘Egemenlik kayıtsız şartsız halkındır’ inancını değiştirmek için ciddi bir müdahaledir, bu hukuksuz işlemleri yapanlar tümüyle anayasayı ortadan kaldırma suçunu işlemişlerdir. Bunun hesabını sorar bu millet… Vasatlığın tezahürü olarak tarihe geçtiniz…İftiranamenin kaynağı beyefendiyi bugün dinledik. Bakın, Yanardağ bana tebrik ziyaretine bile gelmemiş (“Medya ayağı” iddialarına cevaben). Milletin kararını yok sayanın, aklı ile zoru var demektir. Burada bize casus suçlaması yapan bir avuç muhteris ilke karşı karşıyayız. İlk tarihi seçim zaferimizde Erdoğan mağlubiyeti kabul etmek yerine, kamunun gücünü kullanarak “teşekkürler İstanbul panolarıyla iradeyi gasp ettiler.” Bu “zafer açıklamaları” 18 gün boyunca, 23 Haziran’a kadar, bu tabelalar durdu. Utanırım ya! Kazanmadığım maçı, kazandım diyeceğim! Demokrasi görgüsüzlüğü… Millet buna izin vermedi. Demokrasilerde kazanmak kadar kaybetmek de demokrasi asaletini temsil eder. 13-14 bin oyla kazanacağını mı zannediyorsun?” dediler. 4 oy var, dördü de aynı zarfta ama bir tek İmamoğlu’nun oyunda hırsızlık var!! İşte 6 Mayıs 2019 aslında bugün yaşanılanların ilk provasıydı. İlk provası o gün yapıldı ve milli iradeye ilk sivil darbe o tarihte yapıldı. Milyonlarca insan omuz verdi mücadelemize. Ben herkese teşekkür ettim. 6 yaşında çocuk Beyoğlu’nda kucağıma atladı. Ailesi şaşkın. Babası bana şöyle dedi “Sayın Başkan, ben AKP’liyim. Bu çocuk bize zorla sana oy verdirdi. Bizimle beraber oy çadırına girdi. Gözleriyle görmek için”. Ben, BB, bu satırları duyarken ağladım. Trabzon’da halkla kucaklaştım, sonra Giresun, Ordu, bütün ilçeler. Yüz binlerce kişi var. Siz Türk milletinin iradesiyle dalga mı geçiyorsunuz? Bütün engellemelere rağmen 13 bin oy farkını 806 bine çıkardık.

Şimdi ben (bu davada) öfkeden, çatlasam, patlasam mı, yoksa gülmekten ölsem mi? Bu gerçeği değiştiremeyenler şimdi sonuçları zorla değiştirmeye çalışıyorlar. Hücreye girdiğimde eğer gücümü 100 ile ölçüyorsanız, benim şu anda gücüm 100 bin. Ben, iyilik yapana mahcup olurum, aşağı inerim. Yoksa diploma iptal edenlere, anayasayı yok edenlere karşı hakkımı sonuna kadar arayacağım. Yargı eliyle bu hukuksuzluğun, sonuna kadar üstüne gideceğim. Hukuk artık makam ve terfi arayışı vesilesi olmuştur! Menfaatname, iftiraname, gıybetname, terfinamedir veya hepsi. (Hakkımda) Vatan haini yazanlara aynen iade diyorum. Alnına yapıştırıyorum. Hukuk sistemi yerle bir edilmiştir. İBB Davası gibi dava iddianameleri yazılacaksa, tutuklu olmayan siyasetçi bürokrat kalmaz (bu ülkede). Büyük uyarıda bulunuyorum. Bu millet, bu devlet, bu bayrak risk altındadır. Ortada bir iftira düzeni var: Uyarıyorum: Bütün siyasi partileri uyarıyorum. Bu milletin sandığa olan inancını kimse yok edemeyecek. Seçim kazanmayı suç, siyaset yapmayı örgütlü seçim kazanmayı casusluk olarak görmüşlerdi.”

Merdan Yanardağ ise savunmasında 19 Mart darbesinin hukuki boyutu ile ilgili önemli bir tespit yaptı: “Siyaset ancak iktidar tarafından yapılırsa serbesttir; iktidara karşı yapılırsa yasaktır”, demeye çalışıyor. Bu nedenle, bir içtihat oluşturarak fiilen bir dikta hukuku yaratmaya çalışıyorlar bu davalar üzerinden. Mahkemeleri de kötüye kullanarak, eğer buralardan bir hüküm ve ceza çıkartırlarsa bunlar bir içtihat oluşturacak. Ve iktidara karşı muhalefet etmek, yani demokratik bir hakkı kullanmak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan gelen bir hukuku kullanmak, bu iddianameye göre suç!”

Necati Özkan ise davanın Yanardağ’ın iddiasının aksine ideolojik değil, çıkar amaçlı olduğunu vurgulayarak “tek hedef Ekrem İmamoğlu’nu içeride tut ve Merdan Yanardağ’ın malına el koy”. Özeti bu.

Savcı mütalaasını verirken “delil toplanması için” ek süre istedi! Tabii, insanın aklına şu soru geliyor hemen: Koskoca insanları “casus” suçlamasıyla elinizde delil olmadan mı halkın önüne çıkarıyorsunuz?

Sonuç olarak dün verilen ara kararda dava 6 Temmuz’a ertelenirken, başta Yanardağ olmak üzere, tüm sanıklar haklı olarak karara tepki verdiler…

14/05/2026

Mehmet Ali Güller

Dreyfus davası 2.0

Üç gündür Silivri’deki “casusluk kumpası” davasını izliyorum. Dün, MİT’ten casusluk faaliyeti olup olmadığının sorulması üzerinden duruşma 6 Temmuz’a ertelendi. 7 aydır sormadılar, 7 aydır insanları içeride tuttular, şimdi soruyorlar! Neden? Mesele zamanı uzatıp Tele1’e çökme operasyonunu tamamlamaktı çünkü...

İddianamesi, şimdiye kadar gördüğüm en zayıf dava. FETÖ’cüler Ergenekon/ Balyoz kumpaslarında en azından belge uyduruyorlardı. Bu iddianamede o bile yok.

İddianamenin özeti şu: Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Merdan Yanardağ bir casusluk örgütüymüş, Hüseyin Gün de amirleriymiş. Üç isim Hüseyin Gün’ün talimatıyla casusluk faaliyeti yapmışlar. İBB’nin verilerini çalıp kullanmışlar ve 2019 seçimini manipüle etmişler!

Necati Özkan’a göre iddianamenin amacı şu: “Ekrem İmamoğlu’nu biraz daha içeride tutabilmek ve Merdan Yanardağ’ın televizyonuna çökebilmek.”

CASUSLUK İÇİN CASUSA GEREK YOKMUŞ!

Kanun ne diyor? Casusluk fiili için bir kere ele geçirilmiş bir devlet sırrı gerekli, bu sırrın bir yabancı istihbarat örgütüne/devletine verilmesi gerekli. Peki iddianamede casusluk faaliyetinden yararlanmış bir yabancı devlet ya da yabancı istihbarat örgütü var mı? Yok. Peki devlet sırrı niteliği taşıyan bir veri var mı? Yok.

Hiçbiri olmadığı için savcılar iddianamede Almanların 60 yıl önce kullanımdan kaldırdığı “mozaik sır” tezine sarılmışlar. Buna göre ortada bir yabancı devlet/ istihbarat örgütü olmasa da ortada bir devlet sırrı olmasa da ortada casuslar olmasa da bir faaliyet casusluk faaliyeti olabilirmiş!

Şaka değil, iddianamede aynen şöyle deniyor: “Gizli olan bilginin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin zararına, yabancı bir devlet yararına temin edilmesi ya da açıklanması gerekmekte ise de casus ile casusluğu talep eden arasında, bu bilgi ve belgelerin karşı tarafa aktarılmasına yönelik bir anlaşmanın bulunması şart değildir.”

17 E-POSTA

Gelelim devlet sırrına... O devlet sırrı iddinameye göre “çok sayıda İBB verisi”ymiş ve bunlar ele geçirilip darkweb’e yüklenmiş. Uzman mütalaası, hâkimin istediği bilirkişi raporu ve Emniyet Terörle Mücadele raporu ortaya koydu ki o İBB verileri, gerçekte toplam 17 adet ibb.gov.tr uzantılı e-posta.

Evet, sadece 17 eposta! Ancak dahası da var. Raporlara göre 17 e-postanın sadece ikisi gerçek ve kullanımda, diğerleri pasif. Bitmedi. Bu e-postalar raporlara göre darkweb’e 2019’dan önce ve üstelik farklı yıllarda yüklenmiş. Dahası İBB’den değil, o İBB hesaplarını kullananların alışveriş gibi nedenlerle girdikleri sitelerden ele geçirilmiş. Farklı yıllarda darkweb’e düşmesinin nedeni de bu.

ÖRGÜT ÜYELERİNİN TANIŞIKLIĞI

Gelelim bir casusluk faaliyeti yapan üçlünün ilişkisine... Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ’ı sadece Tele1’de programa konuk olduğu üç programda gördüğünü söyledi. Bir de birkaç kez, hastalık ve RTÜK cezaları nedeniyle yaptığı telefon araması var. İmamoğlu, Merdan Yanardağ’ın yazı ve yorumlarında çok kez kendisini eleştirdiğini de belirtti. Bu ayrıntı şundan önemli: İddianameye göre Merdan Yanardağ, Kemal Kılıçdaroğlu’nu canlı yayında sıkıştırarak Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun önünü açmış!

Necati Özkan’ın tanışıklık öyküsü ise trajik. İkinci gün savunmasını yapan Özkan şöyle dedi: “Merdan Yanardağ’ı ömrümde iki kere gördüm; biri dün, biri bugün, o da burada, duruşmada. İki kere telefonla aramıştım, birinde covid olduğunu haberlerde öğrenmiştim, ikincisinde de RTÜK Tele1’e ceza vermişti, geçmiş olsun demek için. Hatta o telefon konuşmasında kendisi bana sitem etmişti, ‘bize niye reklam vermiyorsunuz’, diye...” Haliyle bu sözler salonda kahkahalara yol açtı.

Hüseyin Gün bu üçlünün amiri görünüyor iddianamede. Nasıl bir amirse, üvey annesiyle birlikte İmamoğlu’nu ziyaret edebilmek için Necati Özkan’dan ricacı oluyor!

İKİ ÜVEY KARDEŞİN PARA KAVGASI

Bu iddianamenin ortaya çıkmasının nedeni Ümit Deniz Alaçam’ın 112’ye Hüseyin Gün’ü ihbar etmesi. Önce ciddiye alınmayan bu ihbar, Hüseyin Gün’ün seçim tebriği için annesiyle birlikte İmamoğlu’nu ziyaret ettiğinde çektirdiği bir fotoğrafın varlığının anlaşılması üzerine, buradan nasıl bir örgüt çıkarabiliriz diye düşünülerek harekete geçilmiş.

Hüseyin Gün, Seher Alaçam’ın üvey oğlu, Ümit Deniz Alaçam ise gerçek oğlu. MASAK raporuna göre Seher Alaçam’dan Hüseyin Gün’e 10 kalemde toplam 2.4 milyon dolar para transfer yapılmış. Hüseyin Gün duruşmada bu paraların aslında kendi parası olduğunu, manevi annesinde bulunduğunu, parça parça geri aldığını söyledi.

Necati Özkan’a göre bu iddianameye kaynaklık eden, Ümit Deniz Alaçam’ın işte o 2.4 milyon doları tırtıklama çabası!

TÜRKİYE’YE AĞIR YÜK OLUR

Yazacak çok şey var ama yer yok. O nedenle bugünlük şöyle bitirelim:

Fransa, hâlâ kumpas Dreyfus davasının kara lekesini taşıyor. Dreyfus davasından bile daha gayriciddi bir casusluk davasıyla ülkemize böyle bir ağırlık yüklemek, Türkiye’ye büyük kötülüktür.

14/05/2026

Mustafa Balbay

Nereden buldunsa buldun!

Siyasetin tariflerinden biri şudur:

Ekonominin paylaşımı!

Çıkarılan yasalar, alınan kararlar, atılan siyasi adımlar aynı zamanda hem ekonomiye yön verir hem de refahın paylaşımını sağlar!

Türkiye’de öteden beri gelir dağılımı, bölgeler arası kalkınma dengesizliği derindir, ciddi sorundur! Ancak AKP iktidarı döneminde bu uçuruma dönüştü!

İşin kötüsü biz “sorundur” dedik ama iktidar için sorun değil, adeta tercih!

Ülkenin toplam birikiminin paylaşım şeklindeki “istikrar” bunu gösteriyor!

Emekli maaşlarının alım gücü istikrarlı biçimde azaltılıyor!

Alın terinin toplam pastadaki payı reel olarak küçültülüyor!

Üretim ekonomisi tarımdan sanayiye her alanda sorunlu! İktidar doktorlardan sonra sanayicilere de “giderlerse gitsinler” dedi!

Yükselen başlıca alan kriminal ekonomi!

***

İşte böyle bir iklimde iktidarın bulduğu çözüm şu oldu:

Varlık barışı!

Dokuzuncu kez çıkarılacak...

Ekonomiyi yabancılara iyi göstermekten sorumlu bakan Mehmet Şimşek neredeyse lüks bir restoranda art arta iki kez yemek yiyen kişiyi “Vergi kaçırıyor mu” diye sorgulayacağını söylerken yeni bir “Nereden buldunsa buldun” kampanyası!

AKP iktidara geldiğinde kamuoyunda “Nereden buldun” diye bilinen bir yasa vardı. Şimdi Şimşek’in yer yer uygulamaya çalıştığı yöntem!

AKP gelir gelmez bu yasayı kaldırdı. Devamında varlık barışları geldi.

Ahhh “barış” sözcüğü hangi hedeflere paravan olmadın ki!

Geçelim...

Özü şu:

- Eyy yurtdışında parası olan ahali... Duyduk duymadık demeyin! Altın, dolar, Avro, Sterlin, ak kara demeyin, neyiniz varsa getirin... Kaynağını sormayacağız, rengini sormayacağız! Vergi almayacağız. Biz vergiyi nereden alacağımızı biliriz. Onlar bize yeter! Sıkışırsak arttırırız, olur biter! Bu sefer üstüne bir ödülümüz daha var; değil sizden, torunlarınızdan bile vergi almayacağız!

Öyle bir sarmal ki!

Güven ortamı kaybolunca yabancı sermaye gelmez oldu. Gelen de durmaz oldu. İlk fırsatta terk etti.

Sermaye ürkek kuş gibidir, çıtırdı duydu mu havalanır!

Aynı şey yerli sermaye için de geçerli! Son 7-8 yılda bütün birikimini bu ülkede yapmış pek çok iş insanının yurtdışını tercih ettiği gizli bilgi değil. Birikimlerini götürmekle kalmıyorlar, yatırımlarını da götürüyorlar!

Bu konuları bilen, geçmişte devlette de çalışmış uzmanlara sorduk; “Kesin bir rakam vermek çok zor ama ülkeyi terk eden sermaye 500 milyar doların altında değildir” diyorlar!

Varlık barışıyla bunun bir bölümü döner mi sorusunun içindeki bir başka soru da şu:

Bu iktidar döneminde iki kez gri listeye giren Türkiye bir kez daha gri listeye girer mi?

Son günlerde bu soruyu gereksiz kılmaya yönelik kimi kriminal ekonomi operasyonları yapılıyor ama yeterli mi?

***

Konuyu ekonomi endeksli tuttuk. Ekonominin siyasetten bağımsız olmadığını girişte de vurguladık.

İktidarın ana hedefinin şu olduğu seziliyor:

Her yöntemi kullanıp yüklü bir sıcak para girişi sağlamak, bununla göreceli iyileşme havası verip seçime gitmek!

Tutar mı tutmaz mı, ayrı konu...

İktidardan başka kaybedecek bir şeyi kalmamış bir yönetim anlayışı bunu dener!

14/05/2026

Orhan Bursalı

Yargıdaki siyasi depremsel kontroller: Bugüne nasıl gelindi?

Son yazımda yargının siyasi kontrolü ile ilgili üç döneme işaret etmiştim. En büyük tasfiye aslında 2016 FETÖ askeri darbe girişimi sonrası gerçekleşti. Bu yargıda o güne kadar en büyük tasfiyeydi. Ulaşabildiğim sayılara göre: 2431

4664 yargı mensubu hakkında soruşturma açıldı.

4238 yargı mensubu HSYK kararıyla görevden uzaklaştırıldı.

Açılan FETÖ davalarında 2431 yargı mensubu tutuklandı/mahkûm edildi.

Yüksek yargıda 169 kişi hapis cezası aldı.

Kaçak 285 kişi için yakalama kararı verildi. Bazı göreve iadeler yapılmış olsa da FETÖ bağlantılı olduğu saptanan veya şüphelenilen ve HSYK tarafından görevden atılanlar, büyük tasfiye hakkında bir fikir veriyor.

Daha doğrusu, bu kadar kesin veya FETÖ şüpheli yargı mensubu, yargıyı istila etmiş durumdaydı.

AKP YOL AÇMIŞTI

2010 yılı yargı referandumu sonucuydu bu FETÖ yerleşmeleri.

Tabii 2007’den itibaren şekillenen FETÖAKP ortaklığı, referandum sonucu yargıdaki bu büyük yapılanma ortaya çıkmıştı. Ondan önceki süreçte FETÖ zaten yargıdaydı ve etkin görevler edinmişti. Referandum ile bu pekişti.

2007 orduya yönelik Ergenekon (siville dahil) ve Balyoz ve casusluk suçlamalarının yargıdaki koç başları FETÖ mensuplarıydı. Tabii, AKP ile ortaklık nedeniyle de bu partiye yakın yargı elemanları da FETÖ ile işbirliği yapıyordu.

ZEKERİYA ÖZ NEREDE

Bu dönemin simge ve en güçlü ismi başsavcı Zekeriya Öz’dü. Başbakan Erdoğan tam arkasındaydı ve zırhlı araba hediye etmişti.

Öz, yardımcısı ile birlikte Sarp kapısından Gürcistan’a, sonra Ermenistan’a ve oradan da Almanya’ya kaçtı.

FETÖ YAPILANMASI:

Biz 2010 referandum sonuçlarına dönelim:

2010 HSYK seçimleri, “Bakanlık Listesi” ve Seçim Sonuçları: Bakanlık Destekli Blok Liste: Demokratik bir çeşitlilik yaratması beklenen bu seçimde, Adalet Bakanlığı bürokratlarının (özellikle dönemin müsteşarı İbrahim Okur liderliğinde) gizli/açık desteğiyle bir aday listesi hazırlandı. Bu liste, kamuoyunda “Bakanlık Listesi” olarak adlandırıldı.

Seçim Sonuçları: 17 Ekim 2010’da yapılan seçimlerde, adli yargıdaki yaklaşık 10 bin 500 hâkim ve savcı oy kullandı. Bakanlığın blok listesindeki adayların tamamı 6 binin üzerinde rekor oylarla seçimi kazandı. Muhalif YARSAV (Yargıçlar ve Savcılar Birliği) listesi ise 2 bin civarı oyda kalarak tamamen tasfiye oldu.

Ama bu seçimin etkisi ağır oldu: Bakanlık listesiyle HSYK’ye giren bu isimlerin ezici çoğunluğunun daha sonra FETÖ mensubu olduğu ortaya çıktı. Bu seçim başarısı, örgütün yargı yönetimini (atama, unvanlı görevler, soruşturmalar) tamamen ele geçirmesine neden oldu ve 2011–2013 yılları arasındaki Ergenekon, Balyoz, askeri casusluk gibi kumpas davalarının hukuki altyapısı bu kurul eliyle dizayn edildi.

MİT ÜZERİNDEN DARBE

2010’daki referandum ile yargının teslim edildiği FETÖ hiç vakit kaybetmeden, yargı eliyle bir yandan Ergenekon, Balyoz, casusluk davalarıyla ordunun defterini dürerken, paralel olarak Erdoğan iktidarını da hedef aldı. Aslında bunun ilk işareti 2011’de Fenerbahçe’ye yönelik şike girişimiyle verildi. Erdoğan hasta iken Meclis’te şike yasası kendisine karşı kullanıldı.

2012 MİT üzerinden hükümeti yıkma girişimi ülkeyi karıştırdı.

Bu süreçte, olaya karışan ve soruşturma açan önde FETÖ yargı mensupları tasfiye edildi.

***

Özetle, yargının bu kadar siyasetin aracı olarak kullanıldığına ilişkin TC tarihinde bir örnek yoktur.

AKP bu işi FETÖ’den iyi öğrendi. İhraç edilen yaklaşık 4 bin hâkim ve savcının ya- rattığı devasa boşluğu doldurmak amacıyla hızlı bir kadro alım sürecine gidildi. AKP yeni yargı güç odağını oluşturacaktı.

HEPSİNİ SİYASET ATIYOR

Sınav ve kıdem kriterlerinin esnetilerek, hâkimlik ve savcılık sınavlarındaki 70 baraj puanı kaldırıldı; çok genç, deneyimsiz ve avukatlıktan geçiş yapan binlerce isim hızla yargıya yığıldı; yüksek yargı organları (Yargıtay ve Danıştay) üye seçimlerinde AKP/ MHP ve yargıda örgütlenen tarikat unsurlarından oluşturuldu.

2017’de referandumla yargıda varlıkları iyice pekiştirildi. Yüksek yargı yeniden dizayn edildi. HSK’nin 13 üyesinin tamamı cumhurbaşkanı ve TBMM’deki parlamento çoğunluğu tarafından belirlenmeye başlandı. Böylece yargı yönetiminin oluşumunda bağımsız yargı organlarının doğrudan hiçbir seçici rolü kalmadı ve kurul tamamen siyasi iradenin belirlediği bir yapıya dönüştü.

***

Bugünkü yargının yapısı böyle oluştu: Tam siyasal organizasyon.

Şaşırıyor muyuz, iktidarı kaybedeceğinin ortaya çıkması sonucu CHP ve belediyelerinin olağanüstü davalar yaratılarak defterinin dürülmeye çalışılmasından…

Ve anketlerde güvensizlik uçurumunda bulunmasından...

13/05/2026

Barış Pehlivan

Yeniden seçilme planı

Erdoğan’ın konuşmasını dinleyince ağzımdan “Çok alametler belirdi” sözü çıktı. Danıştay töreninde “boyun borcu” dedi. “Siyasi matematik hesabının üstünde bir konu” diye ekledi.

Takip edenler bilir, AKP medyasının dünkü manşetlerinde cumhurbaşkanının yeni anayasa yapma çağrısı vardı. Erdoğan “iyi bir anayasa özlemi” diyordu. Peki, neydi bir anayasayı “iyi” yapan?

Bu köşeye, Yeni Şafak yazarı Aydın Ünal’ın “Erdoğan erken seçim değil, anayasayı değiştirmek istiyor” diye özetleyebileceğim duyumunu taşıdım. Eski AKP milletvekili ve dahası Erdoğan’ın eski metin yazarı Ünal, bu kulis bilgilerini önceki günkü gazete köşesinde de tekrarladı. Üstüne, bir de Erdoğan’ın eşzamanlı “yeni anayasa” çıkışı gelince dehlizlere indim.

Biliyoruz ki Erdoğan’ın seçimde yeniden aday olabilmesi için ya anayasanın 101. maddesinin değişmesi ya da Meclis’in bir erken seçim kararı alması gerekiyor. Peki, Erdoğan’ın mevcut planı gerçekte ne ve o plana yetecek gücü var mı? Bu sorunun yanıtını AKP, CHP ve DEM koridorlarında aradım.

Önemli bir AKP’li kaynak, “Mutlak butlan davasına bakmak lazım” diye söze başladı. Ve hemen ardından ekledi: “Acaba o davanın sonucunda, Kılıçdaroğlu’na yakın milletvekillerinin desteğiyle bir anayasa yapılabilir mi?” Duyduğum, bir sorudan ziyade masadaki senaryolardan biriydi.

Cumhur İttifakı’nın anayasayı referandumsuz değiştirmesi için 400 oya ulaşması lazım. Şu an ittifakın oy kullanabilir mevcudu 325 milletvekili. Yani “süreç ambalajlı” bir anayasa için Kürt siyasi hareketinin desteği alınsa da yetmiyor. Haliyle, CHP’nin ya da Yeni Yol gibi başka partilerin desteğine ihtiyaç var.

Bununla birlikte, İran savaşı başta ekonomi olmak üzere denklemleri değiştirdi. Haliyle, iktidar oy garantisi için seçim öncesi para dağıtma planları üzerinde daha ince bir hesap yapmaya başladı. Anayasa değiştirilemezse 2027 başında seçim ekonomisi uygulayıp bahar ayında erken seçime gidilir mi bu da masadaki bir düşünce.

İktidar koridorlarında “Sürecin bir anayasaya ihtiyacı var” sözü de duyuluyor. Peki, DEM Parti ve PKK cephesi bu yola nasıl bakıyor? Özetle, süreçteki tıkanıklığı anayasa değişikliğiyle aşma fikri samimi bulunmuyor. Örneğin DEM Parti’den bir kaynak “Anayasa değişikliğinin, süreci yıllarca uzatmak anlamına geldiğini ve bir oyalama taktiği olduğunu düşünürüz” diyor.

Meselenin bir başka yönü daha var. Güvenlik bürokrasisinin tespitine göre; mağaraların sadece yüzde 30’u boşalmış, yılbaşından bu yana da 90 terörist teslim olmuş. Yani, devlet “PKK silah bırakmadı” görüşünde. DEM Partili kaynağa soruyorum bu durumu. “Silahı nereye, kime bırakacaklar” veya “Memlekete geldiğinde cezaevine girilmeyeceğinin garantisi alındı mı” gibi sorularla, yasal güvence olmadan silah bırakmanın akla uygun olmadığı tezini dile getiriyor. Ve önemli bir ekleme yapıyor: “PKK yakın zamanda devlete iki şart iletti. Biri; Öcalan’ın İmralı’da bir eve çıkması, diğeri ise kapsamlı bir süreç yasasının çıkması.”

Tam da burada, Erdoğan’ın eski kurmaylarından, bugünün DEVA Partisi yöneticisi Sadullah Ergin’in Yeni Yaşam gazetesine dediği şu anıyla karışık bilgiyi hatırlatmakta fayda var:

“2015 seçimleri sonucunda Sayın Erdoğan; bizim çözüm süreci çalışmalarımız HDP’ye yaradı, onlar yüzde 13’ün üzerinde bir orana yükseldiler, AK Parti ise Meclis’te salt çoğunluğunu kaybetti diye düşünüyor olabilir ve bu endişe onu ikircikli bir yapıda tutuyor olabilir.”

CHP CENDEREDEN NASIL ÇIKACAK?

Ve çok yönlü bir cendereden çıkmak için çözüm yolu arayan CHP.

Aydın Ünal Yeni Şafak’taki köşesinde “Cumhur ittifakı, CHP’yi ve Özgür Özel’i düştüğü bu bataklıktan çekip çıkarabilir” diyor. Dediğinin pratikteki karşılığının ne olduğunu bilen Ünal ekliyor: “Yanlış anlaşılmasın, yargıya müdahale yoluyla değil, siyaseten mümkün.” Sonunda ise açık açık, CHP’nin yeni anayasaya “evet” demekten başka çıkışı görünmüyor, tezini paylaşıyor. Peki, CHP bu meseleye nasıl yaklaşıyor? Partinin hem süreç komisyonunda olan hem de hukukçu olan kurmaylarıyla konuştum.

Özgür Özel başkanlığındaki CHP cephesi öncelikle, oturduğu süreç masasının anayasa ile ilgisi olmadığının güvencesini aldıklarını hatırlatıyor. Mevcut maddelere uyulmadığı, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları uygulanmadığı sürece yeni bir anayasa değişikliğinin ise anlamsız olduğu vurgulanıyor. CHP’lilerin yargılanmasıyla ilgili “yumuşama” karşılığında anayasa değişikliğine destek verme gibi bir pazarlık veya takası kesinlikle reddettiklerini de ifade ediyorlar. Bu net çıkışlara rağmen, bir CHP’li kurmaydan şu sözü de duydum: “İktidarla kesinlikle anayasa yapmayız, şeklinde bir pozisyonda değiliz ancak ne yapmak istediklerini görmemiz lazım.” CHP’nin, anayasal zorunluluk olduğuna inandığı ara seçimler için adımlara devam edeceğini de belirtip erken seçim için ise şu strateji vurgulanıyor:

“Erdoğan’ı tekrar aday yapmak amacıyla, olağan seçim tarihinden 2-3 ay önce yapılacak göstermelik bir erken seçime destek vermeyiz. Hemen seçim yapılması gerektiğine inanmakla birlikte, genel başkan Özel’in gündeme getirdiği 2027 sonbaharı gibi tarihleri değerlendirebiliriz.”

Bu yazı 2026 Mayıs’ta yazıldı. Yani, olağan seçim tarihine iki yıl var. Her ne kadar Erdoğan, anayasa ve matematik kavramlarını ayırsa da geleceğe dair aydınlık da karanlık da sayıların gücünden geleceğe benziyor.

13/05/2026

Mustafa Balbay

Bir Goebbels davası!

Silivri davalarının sonuç değil, süreç odaklı olduğunu ortaya koyan olguların başında casusluk davası geliyor.

Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, Necati Özkan, iş insanı Hüseyin Gün’le tanışmış olmakla casusluk faaliyeti içine girmişler!

Neymiş bu faaliyetler?

İddianameye göre İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) “İstanbul Senin” uygulamasındaki verileri yabancı bir ülkeye iletmek.

Niçin iletmişler?

Seçim kazanmak için!

Bu faaliyetin seçim kazanmaya nasıl etkisi olmuş?

Seçimler manipüle edilmiş.

Nasıl edilmiş?

Veriler kullanılmış!

Bu verilerde nasıl bir casusluk belgesi var?

Kişisel veriler!

Gizli bilgi mi?

Değil ama bu verilerle seçimi kazandılar!

İBB merkezli bu verilerin tutuluş tarihi ne zaman?

2009! İmamoğlu’nun seçimleri kazanmasından 10 yıl önce!

Cep telefonundan iki defa ayakkabı modeli baksanız, on dakika sonra karşınıza ayakkabı reklamının çıktığı bir dünyada yaşıyoruz. Böyle bir iletişim ortamında kişisel verilerle casusluk üretmek olsa olsa Aziz Nesinlik bir hikâye olur!

***

Neresinden tutsanız buram buram dökülüyor. Bu kadar da değil. Hüseyin Gün önceki gün savunmasında eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay imzalı yetkilendirme yazısını mahkemeye verdi. Yazıyı kaleme aldığımız saatlere dek, bu belgenin doğru olmadığını iddia eden bir açıklama yapılmadı.

İmamoğlu, seçimleri kazanmak için örgüt kurmuş! İddianamenin ruhuna bakarsanız CHP Beylikdüzü İlçe Örgütü bile “örgüt” faaliyetine giriyor!

Ne yapmış örgüt?

Yolsuzluk yapmış...

Aylardır devam eden soruşturma, ardından iddianame ile kamuoyunda buna ilişkin bir kabul sağlayamayınca biraz daha ürkütücü bir suçlamanın etkili olabileceğini düşündüler. Ancak bunun da ters etki yaptığı görünüyor. İktidar kanadından eser miktarda vicdan sahibi bile casusluk için “bu kadar da olmaz” diyor.

İddianamenin trajikomik yanlarından biri de Merdan Yanardağ’ın kimi odaklardan talimat aldığı. Merdan’a RTÜK bile talimat veremiyor!

Siyasetçi, gazeteci ve siyasal iletişimci toplumun her kesimiyle temas kurar, kurmazsa görevini tam anlamıyla yerine getiremez. Yanardağ da Tele1’in her bakımdan güçlü olması için kamuya da açık biçimde toplumla doğrudan temas kurdu. Bunlardan suç üretmek, insanların akıl sağlığıyla oynamak gibi bir şey!

Necati Özkan, dünkü savunmasında dünyada casusluk davalarının gelecekteki iktidar liderini etkisiz hale getirmek amaçlı olduğunu, bunun ters teptiğini örnekleriyle anlattı.

***

Casusluk davası aklımıza Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’in bir sözünü getirdi. Şöyle diyor:

“O kadar büyük bir yalan söyle ki kimse karşı çıkamasın!”

İmamoğlu, Yanardağ ve Özkan’a casusluk suçlaması ne kadar büyük bir yalan ayrı konu... 160 sayfalık iddianamede yalan üretmekte bile zorlanmışlar. İddianame Hüseyin Gün’ün albümü ve özel arşivi gibi! Gün’ün ifadelerinde “casusluk faaliyeti” iddiasına konu olacak hiçbir şey yok. Bu çıkarımı savcı yapmış!

Girişte vurguladığımız “sonuç değil süreç odaklı” tanımının açılımı şu:

İmamoğlu’nun kazandığı seçimleri suç ve casusluk faaliyeti sayıp yeni seçim kazanmasını engellemek... Yanardağ’ın kurup büyüttüğü Tele1’i dava bitmeden bitirmek...

Böylesi zorlamalarla tarihin olağan akışını değiştirmek çok denenmiş bir davranıştır ama başarılı olamamıştır.

AKP bir kez daha deniyor. Deneyim çok öğretici bir okuldur ama çok pahalıdır.

İktidar ülkeye pahalıya mal olacak bir deneme içinde!

Address

Bolu

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when BoluCumok posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Organization

Send a message to BoluCumok:

Share