BoluCumok

Directions Contact the organization

BoluCumok Bolu Cumhuriyet gazetesi okurlarının bir arada olduğu yapıdır.

06/09/2026

Nilgün Cerrahoğlu

Berhan Şimşek butlan CHP’sinin portresi

Berhan Şimşek’i 90’ların sonunda, Strazburg’da Türk Sinema Günleri Şenliği’nde tanıdım.

Şenliğe Işıklar Sönmesin ve de Deniz Gezmiş’i canlandırdığı Hoşça Kal Yarın filmlerinin tanıtımı için yönetmen Reis Çelik’le katılmıştı.

O yıllarda henüz diziler patlamamıştı. Sinemanın bambaşka bir ağırlığı vardı. Strazburg ve de sınırın öte yanından akın eden “gurbetçiler”, her yıl yapılan bu heyecanlı buluşmaya katılmaya can atardı.

Geleneksel olarak film gösterimlerinin ardından izleyiciler, yakın plan görme fırsatı elde ettikleri yönetmenler ve de aktörlerle sohbet eder, onları soru yağmuruna tutardı.

Sonra şenliğin konukları ile büyük bir masada yemekler yenir, etkinliği örgütleyen tarihi Odyssee sinemasının yöneticisi Faruk Günaltay’ın keyifli ev sahipliğinde gece yarılarına dek sohbet uzardı.

Ben o buluşmalardan Berhan Şimşek’i, “boşluğun cismi” olarak hatırlıyorum.

Yakışıklı, şık ama bomboştu.

Jilet gibi takımlarına ve davudi sesine rağmen, hiçbir aurası, özgün enerjisi yoktu. Ettiği tek bir anlamlı kelamı anımsamıyorum.

Genelgeçer söylemleri, kalıplardan, ezberden öteye gitmezdi.

O yıllarda tam... Berhan Şimşek’in nasıl olup da Minyeli Abdullah’ın ardından “Deniz Gezmiş”i oynadığı tutkuyla tartışılmaktaydı.

Sol, “Minyeli”yi oynamış bir aktörü hassaten damgalı addediyor, bu yüzden onu adeta “iki cihanda lekeli” sayıyordu.

Kendisine ilişkin hiçbir olumlu ve bariz bir izlenimim olmamasına rağmen bu tartışmayı basit buluyor, “Nasıl ya? Aktör dediğiniz her rolü oynar. Oyunla gerçek nasıl ayırt edilemez ki?” diyordum.

Cumhuriyet’te birlikte çalıştığımız İpek Çalışlar, hiç unutmam bana “Nilgün burası Hollywood değil. Minyeli’yi oynayan, Deniz Gezmiş’i oynayamaz!” demişti.

İpek, gitti ardından -heyhat!- “Yetmez ama evet” dedi ama bu konuda haklı çıktı.

DENİZ GEZMİŞ ‘KARTVİZİTİ’

Berhan Şimşek, Minyeli ve Deniz Gezmiş rollerini zira, bir aktörün oynayabileceği herhangi bir rol olarak değerlendirmedi.

Deniz Gezmiş’ten kendisine bir “siyasi unvan ve kariyer” devşirdi.

Yaşamıyla bedel ödemek pahasına fikirlerinin arkasında durmaktan caymayan bir büyük “cesaret ikonunu”, vasatın altındaki bir siyasetçinin yaşam boyu kendisine “koltuk değneği yapmasına” tanıklık ettik.

Bu başlı başına ilik dondurucu ve asla izin verilmemesi gereken bir şeydi.

Berhan Şimşek, Deniz Gezmiş’i “siyasi ikbal” basamaklarında bir kartvizit gibi kullandı ve bunda başarılı oldu.

Butlan CHP’sinde istifaya zorlandığı konumuna baktığımda, Şimşek’in, “Deniz Gezmiş kartıyla” ulaştığı son titrin şu olduğunu görüyorum:

“CHP kültür ve sanat politikalarından sorumlu genel başkan yardımcısı.”

Berhan Şimşek’in, Deniz Gezmiş mirasına göndermeler dışında, bir kültür, sanat faaliyeti hakkında kapsamlı bir fikir yürüttüğünü duyduysanız, masaya üç kez vurun.

İdam sehpasında can veren bir halk kahramanını, pervasızca araçsallaştıran ve bayrak edinen birine söylenecek her söz az gerçekte.

Kendisini ikinci bir Deniz Gezmiş ya da Deniz Gezmiş sözcüsü olarak tanıtan Berhan Şimşek’i en son 9.5 yıllık kadın arkadaşını evire çevire dövdüğü haber videosunda izledim.

Bir öfke patlamasıyla önce kadının kaval kemiğine hızla bir tekme atıyor, sonra ancak bir gangsterde görülebilecek bir atik tetik vahşetle, tekme tokat sürükleyerek birlikte oturdukları evin içine tıkıyor.

Kadının ardından yalnız, “Bırak beni!” çığlıklarını duyuyoruz.

İzlemesi bile kan dondurucu.

YÜZYILLIK PARTİDE SON DURAK

Böyle birine, butlan CHP’sinde “kültür ve sanat politikaları” teslim edilebilmiş.

Şanver, hem kadın hem de seçmen olarak CHP’lilerin maruz kaldığı toplu zorbalanmayı bire bir tasvir ediyordu.

Berhan Şimşek skandalı, üç aylık butlan yönetimindeki skandallar zincirinin son halkası.

Yazı “figüran skandalı” ile açtık.

Orada da keza “tıpış tıpış” şablonunda değerlendirilen seçmenlerle, “Yaşa var ol, senden büyüğü yok!” sloganları atmak için kullanılan “figüranlar” arasında gerçekte bir ayrım yapılmadığını görmüştük.

Figüran skandalına sonrasında, “yalan beyanlar itirafı” ile gündeme gelen cast şirketinin “yerine getirilmeyen vaatlerle dolandırıldığı” skandalı eklemlendi.

Ajans sahibi, “Bana, çık televizyona yalan söyle, ödeme sonra yapılacak, dendi. İsteneni yaptım. Ama borcumu alamadım” itirafında bulundu.

Örtbas için söylenen pervasız yalanların itirafı, tam bir ar damarı çatlaması örneği oldu.

Yaz sezonunu bu inanılmaz “figüran skandalı” ile açan butlan CHP’si, güze “Berhan Şimşek skandalı” ile merhaba diyor. Yüz yıllılk partinin düştüğü duruma bakın.

06/09/2026

Ahmet Tan

Durum umutsuz ama ciddi değil.

Arsızlık, adaletsizlik, edepsizlik, süper çekirgelik, süper zamlar, zamlar, yoksulluk, kazalar, “Bir şey olmaz abicim” nedenli pisi pisine karada, denizde ve havada kazalar ve ölümler... Çok yemişlik ve dört bölümlü midenin ikrarı olan geviş getirerek adalete alenen meydan okumalar... Bunlar yenilir yutulur gerçekler değildir. Sonu da pek iyi değildir.

Peki çözüm?

Çözüm, Külliye çatısı altında ve mizahtadır! Mizah “şaka ve latife yapmak” anlamında Arapça, “müzâh”ın dilimize uydurulmuş halidir. Ve epeydir mayın tarlasında yürümekten risklidir

Bir “iddianağme”ye yan basmamak için tırnak açıp devam edelim:

“Mizahın özü şaka sayesinde duygu patlamasının önüne geçmektir. Gerçeklerin sebep olduğu acılara boyun eğmeyen mizah, cemaat (toplum) kimliğini dile getirme biçimlerinden biridir. Zulme dayanan yönetimlere karşı aşağı tabakalardan gelen bir direniş biçimidir.

Mizah, düşünceleri şaka ve nüktelerle süsleyerek anlatan söz ve yazı çeşidi. Zaman içinde daha ağır türleri de içeren bir terim haline geldi.

Mizahta temel hedef güldürme ise de çok defa güldürmenin altında fert ve toplumdaki aksaklıkları, çirkinlikleri eleştirme ve iğneleme, düzeltme amaçları da gizlidir.

Kin ve intikam duygusundan kaynaklanmayan mizahta küçük düşürme amacı yoktur; daha ağır şekilleri olan istihzada ise hedef, üstü örtülü ve iğneleyici alaydır.

Mizah halk zekâsının ürettiği bir savunma aracı olup gülünç hikâye ve fıkraların en az saldırgan olan biçimine dayanır.

Mizahın kaynağı, ifadenin katı sınırlarının kelime oyunu ve sözlü şaka türleriyle aşılmasından doğan komikliktir. (…)

Kuran’ın tefekkürü emredip alayı ve hicvi yasakladığı, İslâm ahlakının ağır başlılık ve vakarı temel ilkeler kabul ettiği bilinmektedir. Bazılarına göre ideal Müslüman tipi fazla gülmeyen, daima ölümü hatırlayarak hüzünlü duran kimsedir. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in şaka yapmayı tasvip ettiğini, kendisinin de şaka yaptığını gösteren rivayetler vardır.

Ayrıca Hz. Ali’nin, ‘Kalpler de bedenler gibi yorulur, onları hikmetli sözlerle dinlendirin, şaka yapan yaşlanmaz’ dediği bilinmektedir.”

*

Bu satırlar Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nin “MİZAH” maddesinden aynendir! Devamı da vardır:

“Şakalarında doğruluğu ve zarafeti ilke edinen Hz. Peygamber’in mizah üsluplarından biri ‘tahsîlü’l-hâsıl’ (malum-u ilam-boş yineleme) adı verilen, herkesçe bilinen gerçeklerin kinaye yoluyla ilginç bir biçimde ifade edilmesi şeklindedir.

Mizahının birçoğu kinaye veya tevriye (çift anlamlı sözcük) sanatına dayanır. Bir yolculukta birkaç kişinin, eşyalarını taşıması için üzerine yüklediği Sefîne adlı bir hizmetçiye, ‘İşte şimdi gerçekten sefine (gemi) oldun’ demesi gibi.”

Nükte ve Hz. Muhammed

Külliye’ye bağlı Türkiye Diyanet Vakfı belli ki “nüktedan meşrep” bir vakıf. İlahiyatçı Esra Düzce Baş’a “Peygamberimizin Hayatında Mizah” konulu bir kitap yazdırmış. (Ankara 2021)

Kitabın ana fikri aslında oldukça berrak: Hz. Muhammed’in yaşamında mizah vardır fakat mizah başıboş değildir.Gülümsetir, yakınlaştırır, teselli eder, bazen eğitir ama yalanı, korkutmayı, aşağılamayı ve kırmayı mizah adına meşrulaştırmaz. Yazar da rivayetleri bu “meşru mizahın sınırları” çerçevesinde ele alıyor.

Bir sahabe Hz. Peygamber’in kendisiyle şakalaştığını ve bir defasında ona “İki kulaklı!” diye seslendiğini anlatır. Bu söz, hakaret değildir; herkesin zaten iki kulağı vardır.

Espri, bilinen gerçeği beklenmedik biçimde söylemekten doğar. TDV İslâm Ansiklopedisi de Peygamber’in mizahında bu tür kinaye ve tevriyenin (çift anlamlı sözcük) önemli yer tuttuğunu belirtir.

Bu nokta önemli: Muhatabın zaafı aspirinin hammaddesi yapılmıyor. Bugünkü mizahın bir bölümünde ise tam tersine, en kolay malzeme fiziki özellik, aksan, yoksulluk, cehalet yahut kişisel kusur oluyor.

Şaka var fakat yalan yok. Sosyal medyada sahte haberle insanları kandırmak, gizli kamerayla korkutmak, birini topluluk önünde rezil edip ardından “Prank yaptık” demek; mizah değil, mizah kılığında eziyettir. Mizah yalnız eğlenmek için değildir; bazen söylenmesi güç bir hakikat, latifeyle daha kolay anlatılabilir; bazen muhatabın yanlışı yüzüne vurulmadan kendisine fark ettirilebilir. Bu da mizahın “eğitici misyonu”dur

Bu yaklaşım, bizim kadim “taşlama” geleneğimizle de ilginç biçimde buluşuyor. İyi mizahın taşı vardır ama hedefi insanın kafası değil, yanlışın kendisidir.

Hz. Peygamber'in “iki kulaklı” latifesi ile yine de devet ve siyaset büyüklerinin mizah eşiğini test etme zamanı değil!

06/09/2026

Işıl Özgentürk

Şükran, canım sır kardeşim benim

Canım Şükran’ım ölüm haberini aldığımdan beri perişanım, sana bir sır vereyim; ilk kez kendi ölümümü düşündüm. Şimdi biliyorum bana kızacaksın, “Saçmalama Işıl” diyeceksin. Evet saçmaladım. Elimde değil ölüm haberini aldığımdan beri yıllarca birlikte çalıştığımız Cağaloğlu’ndaki o köhne çalışma binasında yaşadığımız kimi zaman neşeli, kimi zaman öfkeli, kimi zaman da sırlar paylaştığımız anılar gelip beni buluyor. Yan yana masalarda otururduk ve daktilolarımız sürekli tıkır tıkır çalışırdı. Oldukça büyük salonun kapısına yakın kocaman bir masada düzeltmenlerimiz otururdu. Çok da ünlüydüler; kimi denemeci, kimileri şair, kimileri de hikâyeciydi. Bizim yazıları pürdikkat düzeltirken kendi aralarında fısır fısır dedikodu yaparlardı, biz de dedikoduları duymak için arada daktilolarımızın tuşlarına basmaktan vazgeçerdik.

Öğlen olduğunda genel yayın yönetmenimiz Oktay Kurtböke, daha sonraları da Hasan Cemal üçüncü kattaki odalarından çıkar, senin Boşnak böreklerin için bizim kata gelirlerdi. Sen boş bir masanın başına geçer, vallahi billahi sabahın kör vaktinde kalkıp yaptığın ve tepsisiyle getirdiğin Boşnak böreğini kesmeye başlardın, biz de yumulurduk. Çok ender börek gelmezdi ve hepimiz sana ödevini yapmamış bir öğrenci gibi bakardık. İlhan abi, Oktay Akbal üçüncü kattan pek inmezlerdi. Ama Uğur Mumcu eğer İstanbul’a gelmişse daha kapıdan bağırırdı: “Börekler çıksın!”

O zamanlar gazetemizde kadın çalışan çok azdı. Meral Tamer’i, Füsun Özbilgen’i anımsıyorum. Arada gazeteci olmak isteyen genç kadınlar stajyer olarak aramıza katılırdı. Şimdi anımsadıklarım olacak iş değil ama olmuştu işte. Günlerden pazardı, ihtimal haber müdürümüz epey geç gelen ve kolay gibi gözüken bir habere eleman bulamadığı için beş günlük bir stajyeri göndermişti. Yazdı, kızcağız da o gün azıcık dekolte giyinmişti, haber televizyonlarda yayınlandı ve evet mutlaka bir erkek kameran -o zamanlar kadın kameraman pek yoktu- vizörü bizim kıza dikmişti. Kızcağızın yakasında da kocaman bir Cumhuriyet kartı vardı. Ertesi gün Oktay abi sabahın köründe, aşırı kızgın salonumuza gelmiş, başta haber müdürü olmak üzere, hepimizi azarlamıştı: “Bundan böyle her pazar buradasınız!” Öyle de oldu.

Şükran şimdi bakıyorum da kadın sunucular çok renkli kıyafetlerle haber sunuyorlar. Canım zamanlar pek bir değişti. Ama sen hiç değişmedin, her zaman yanında gerektiğinde üstüne geçirdiğin bir hırka vardı. Sen her zaman hırkanı giyer, habere koşardın. İşçilerin Şükran ablasıydın. Öyle inatçıydın ki senin kadar gelecek güzel günlere inanan, bunun için çabalayan çok az kişi tanıdım.

Aman unutmadan bir başka stajyer kızımızın da saçları çok gür ve uzundu ve ne zaman genel yayın yönetmenimiz Hasan Cemal bizim bölüme iner, o da tam da Hasan Cemal yanından geçerken topladığı saçlarını açıp öyle bir savururdu ki saçları Hasan Cemal’in elinde kalırdı ve bizde bir gülme... Çoğunluk yazdığımız haberler, yaptığımız röportajlar canımızdan can kopardığı için böyle sıcak anlara ihtiyacımız vardı.

Canım kedilerimizi de anımsadım. Bina eski, bol miktarda fare var ve gene bol miktarda kedi var. Kediler her yerdeler; koltuklarda, masalarda. Ama çok kıymetliler çünkü çalışanların çoğu kedi severdi ve kediler fare yerine mamayla beslendikleri için obez olmuşlardı. İlhan abi ayaklar altında dolaşan kedilerden birkaç kez şikâyetçi olmuş, şikâyetleri işe yaramamıştı. Bir süre sonra kediler resmen yasaklandı. Çünkü bir kedi elbette hediye niyetine İlhan abinin masasının tam karşısındaki koltuğa ölü bir fare koymuştu. Yasak uygulandı mı bilmem.

Canım kardeşim, cenazene gitmeyi göze alamadım. Sen bilirsin, bir süre sonra kokteyl parti havasına dönen cenazelere gitmeyi sevmem. Mesele sadece bu değil, seni o tabutun içinde görmeyi yüreğim kaldıramazdı. Sen benim anılarımda hep elinde kâğıt kalem, hırkasını acele üstüne geçirip kapıdan fırlayan Şükran olarak kalacaksın. Canım kardeşim.

06/09/2026

Veysel Ulusoy

İki Türkiye

Türkiye’nin kişi başına geliri 2025 yılında 18 bin 40 dolara yükseldi. Günümüzde de yükselmeye devam ediyor.

En azından önümüze düşen verilere bakınca bunu görüyoruz.

Hangi veriler mi?

Kurumsal veriler... Yani devletin kurumlarının bize sundukları.

Örneğin TÜİK’e göre ekonomi 2025 yılında reel olarak yüzde 3.6 büyüdü. Cari fiyatlarla GSYH ise yüzde 41.3 artarak 63 trilyon lirayı aştı. Kâğıt üzerinde bakıldığında Türkiye hızla zenginleşiyor.

Ancak bir de diğer Türkiye var.

Dünya Bankası ülkeleri gelir gruplarına ayırırken atlas yöntemini kullanıyor. 2027 mali yılı sınıflamasında yüksek gelir eşiği kişi başına milli gelirde 14 bin 375 doların üzerinde. Buna rağmen Türkiye hâlâ “upper-middleincome”, yani üst-orta gelirli ülke grubunda. Üstelik Dünya Bankası Türkiye için özel bir not düşüyor: Sürekli yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde atlas yönteminin sınırlılıkları nedeniyle Türkiye bu grupta tutuluyor.

Kişi başına GSYH’nin 18 bin doları aşmasına rağmen Türkiye’nin hâlâ üst-orta gelir grubunda bulunması, üzerinde durulması gereken önemli bir ayrışma.

Bunun ilk nedeni kur.

Dolar cinsinden kişi başına GSYH, TL cinsinden nominal GSYH’nin ortalama döviz kuruyla dolara çevrilmesiyle hesaplanıyor. Çok yüksek enflasyon nominal GSYH’yi hızla artırırken kur aynı hızla yükselmiyorsa dolar cinsinden gelir yükselir. Üretim ve refah aynı ölçüde artmasa bile ülke dolar bazında zenginleşmiş görünür.

İkinci sorun deflatör, yani üretim ekonomisinin fiyat endeksi. Reel GSYH, nominal üretimin fiyat artışlarından arındırılmasıyla bulunur. Eğer gerçek fiyat artışları kullanılan fiyat endeksinde eksik ölçülüyorsa reel büyüme de olduğundan daha yüksek hesaplanabilir. Bu nedenle tartışılması gereken hem TÜFE hem de GSYH’yi reel hale getiren bütün fiyat sistemidir.

Şimdi üretim tarafına bakalım.

Türkiye İmalat PMI endeksi son beş yılda sanayideki zayıflığın geçici olmaktan çıktığını gösteriyor. Eylül 2021-Ağustos 2026 arasındaki 60 ayın 46’sında PMI 50’nin altında kaldı. Yani son beş yılın yaklaşık yüzde 77’sinde imalat sektörünün faaliyet koşulları kötüleşti. Daha da çarpıcısı, Nisan 2024’ten Ağustos 2026’ya kadar geçen 29 ayın tamamında PMI daralma bölgesindeydi.

İşgücü verileri de farklı bir hikâye anlatmıyor. 2026’nın ikinci çeyreğinde sanayi istihdam endeksi yıllık yüzde 2.2 gerilerken sanayide çalışılan saatler arttı. Geniş tanımlı atıl işgücü oranı ise yüzde 29.9’a ulaştı. Başka bir ifadeyle, işgücünün neredeyse üçte biri etkin biçimde kullanılamıyor.

Tam da burada verimlilik sorunu önem kazanıyor. İstihdam azalırken ölçülen reel üretim artıyorsa çalışan başına çıktı matematiksel olarak yükselir. Ancak bu, her zaman gerçek bir teknolojik ya da yapısal verimlilik artışı değildir. Daha az çalışanla üretimin sürdürülmesi ve reel çıktının nasıl ölçüldüğü de verimliliği parlak gösterebilir.

İşte iki Türkiye burada ortaya çıkıyor.

Ekonomi literatüründe “immiserizing growth”, yani fakirleştiren büyüme kavramı vardır. Klasik tanımında büyüme, dış ticaret hadlerini bozarak refahı azaltabilir. Türkiye’de mekanizma bire bir aynı olmayabilir. Fakat yüksek enflasyon, gelir eşitsizliği, atıl işgücü ve ölçüm sorunları birlikte düşünüldüğünde daha geniş bir fakirleştiren büyüme biçiminden söz etmek mümkün.

Bir ekonomi büyürken halk fakirleşebilir mi?

Evet.

Kişi başına GSYH yükselirken reel ücretler geriliyor, gelir dağılımı bozuluyor, sanayi zayıflıyor ve büyümenin getirileri geniş toplum kesimlerine ulaşmıyorsa ortalama gelir artarken refah düşebilir.

Tüm bu etkenlerden dolayı şu kadar büyüdük, dış ticaret hacmimiz şu oldu demek bir fayda sağlamaz. Bunların yanında, üretimin yapısına, reel ücretlere, istihdama, satın alma gücüne ve en önemlisi büyümeden kimin yararlandığına bakmak gerekir.

Bugün karşımızda iki Türkiye var.

Biri dolar üzerinden ölçülen.

Diğeri geçim üzerinden.

05/09/2026

Şükran Soner

Şükran ablaya veda

Tam 60 yıl Cumhuriyet’in çatısı altında gazetecilik yaptı ve yolumuzu aydınlattı. Haftada iki gün emekten, işçi haklarından, insan haklarından, barıştan, demokrasiden ve adaletten yana yazdı. Çarpıcı dosyalar hazırladı, kitaplar yayımladı. Ama o yalnızca yazan bir gazeteci değildi. Türkiye’nin daha adil, eşit ve özgür bir ülke olması için mücadele etti. Emekçinin, haksızlığa uğrayanın sesini sayfalarımıza taşıdı. Şükran Soner artık aramızda yok. Ancak savunduğu değerler, bıraktığı gazetecilik mirası ve mücadele azmi Cumhuriyet’in sayfalarında yaşayacak. Cumhuriyet yaşadıkça, bu köşelerde emek, barış, demokrasi ve adalet mücadelesi de sürecek.

05/09/2026

Mustafa Balbay

Hepimizin yaşıtı Şükran abla!

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde gazetemizin emektarı, meslek büyüğümüz, adı Cumhuriyet’le bütünleşmiş Şükran Soner’i, hepimizin hitabıyla Şükran ablayı yitirdik.

“İnsan” yanından başlamak gerekirse o herkesin ablasıydı ama aynı zamanda yaşıtıydı. Hepimiz ona hem danışabileceğimiz bir büyüğümüz hem her şeyi konuşabileceğimiz yaşıtımız gözüyle bakardık.

Cumhuriyet gazetesinin bütün süreçlerinde önceliği hep gazeteye, gazetenin yaşamasına verdi. Gerilimli anlarda herkesle konuşabilen başlıca kişiydi. Kimin ne derdi varsa bıkmadan usanmadan dinlerdi. Eee ablalık kolay değil!

Gazeteyi, Türkiye’nin sorunlarını konuşurken her nasılsa bir şekilde konuyu oğlu Devrim’e, gelinine, torunlarına getirirdi. Yüzünün en parladığı anlardı. Rus gelin Natali’nin iyi Türkçe konuşan bir yurttaşımız olmasında payı vardı. Torunlar zaten ailenin yaşam değerleriydi:

Onur... Erdem!

***

Gazeteci Şükran Soner’i, Cumhuriyet’e girdiğim 1986 yılında dev bir yazı dizisiyle tanıdım. Sovyetler Birliği çökmemişti. Ukrayna sınırları içindeki Çernobil nükleer santralında meydana gelen patlama gizlenmişti. Korkunç gerçek zamanla ortaya çıktı. Başta Ukrayna çevresi, Doğu Avrupa, Karadeniz olmak üzere bütün dünyayı saran çevre felaketi söz konusuydu.

Dünya adım adım gerçeği kabulleniyor, yapılması gerekenleri tartışıyordu. Ama Türkiye kabullenmiyordu! Hava durumunun bizi kurtardığı, ters esen rüzgarın Karadeniz’e uğramadığı gibi “bilimsel” haberler yapılıyordu. Dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren, başbakanı Turgut Özal’dı. Fiili bir sansür söz konusuydu. Toplum mantık yürüterek çay içip içmemeyi tartışmaya başlamıştı. Dönemin Sanayi Bakanı Cahit Aral bu “kuşkuyu” gidermek için gazetecilerin gözü önünde çaydan bir yudum aldı, seslendi:

“Radyasyonlu çay da çok lezzetli!”

İşte böyle bir ortamda Cumhuriyet muhabiri Şükran Ketenci Karadeniz’e gitti, köy köy, dağ şehir dolaştı. Şu başlıkla dizi yazı hazırladı:

Karadeniz radyasyon kuşağında!

12 Eylül izlerinin devam ettiği, darbeyi yapanın cumhurbaşkanı olduğu o ortamda cesurca bir meslek aşkı!

Şükran abla haberi kaynağından veriyordu. Karadeniz’de kanser vakaları artıyordu. Kimse yalanlayamadı. Devamında pek çok yayın organı acı gerçeği haberleştirmeye başladı. Daha sonraki bütün yayınlarda ilk kaynak olarak bu dizi yazı gösterildi.

Şükran ablanın, emeğin en yüce değer olduğunu haykırdığı, darbe mahkemelerinde adalet arayanların yanında olduğu mücadele dolu yaşamından bir başka boyutu paylaşmak istedik.

***

Şükran ablanın gazetedeki odasına en son bu yılın yaz aylarında girdim. Duvar yok, masa yok! Dört bir taraf yaşamını yitiren Cumhuriyet ve Aydınlanma mücadelesi büyüklerinin veda günü fotoğrafları... Berin Nadi, İlhan Selçuk, Erdal Atabek, Abdullah Baştürk, Ali Sirmen bir çırpıda aklıma gelenler. Geçmişten bugüne kalan afişler, gazete manşetleri... Masanın üstü ise tam arşiv!

Bereket misafir koltuğunun üzeri boştu. Çevreyi incitmeden oturup kısaca sohbet ettik. Gazeteye yaptığı son dönem katkısı, yazılarının yanı sıra Cumhuriyet televizyonu röportajlarıydı.

Sapasağlam düşünce kurgusunun yanında çağın iletişim araçlarıyla da topluma ulaşıyordu. Emine Uşaklıgil’den Yılmaz Büyükerşen’e, Yalçın Bayer’den İsa Eşme’ye, Altan Öymen’den Ali Sirmen’e kadar onlarca kişiyi geleceğe taşıdı.

Şükran ablanın oğlu sevgili Devrim veda töreninde, “Annem demokratik bir ülkede ölmedi” diye özetledi gerçeği...

Kaybettiğimiz bütün Cumhuriyet aydınlarını anarken yaptığımız değerlendirmeyi Şükran abla için de paylaşalım:

Onlara olan borcumuzu, hayal ettikleri Türkiye’yi kurduğumuz gün ödemiş olacağız!

05/09/2026

Örsan K. Öymen

Dogmatizm ve fetihçilik

AKP iktidarının Osmanlı İmparatorluğu’nun monarşik ve teokratik yapısına özendiği, bu anlamda halk egemenliğine dayalı cumhuriyete karşıt bir noktada konumlandığı, özellikle 2007 yılından itibaren meydana gelen olgularla kanıtlanmıştır.

AKP bu bağlamda yasama, yürütme, yargı arasındaki güçler ayrılığını; bağımsız yargıyı; düşünceyi ifade, yayınlama, medya ve örgütlenme özgürlüğünü; laikliği fiilen uygulamadan kaldırmıştır ve anayasanın 2., 6.,7., 8., 11., 14., 24., 25., 26., 28., 34., 42., 138., 148. maddelerini ihlal etmiştir.

AKP’nin anayasanın bu maddelerini ihlal ettiğine ve bu nedenle siyasi partilerin anayasaya bağlılığını önkoşul olarak getiren Siyasi Partiler Yasası’nı da ihlal ettiğine dair yüzlerce örneği Türkiye 2007 yılından itibaren yaşadı, yaşamaya da devam ediyor.

AKP’nin bu neo-Osmanlıcı yaklaşımı aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun fetihçi ve ganimetçi zihniyetini de beraberinde getirdi. AKP iktidarı Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerini temsil eden tüm kurumları ve Türkiye Cumhuriyeti devletini kendisine karşıt ve fethedilecek bir nesne olarak görmektedir.

AKP bu fetih işlemini tamamladıktan sonra ganimeti kendi içinde paylaşarak ve fethedilen yeri kendisiyle özdeşleştirerek, başka bir deyişle devleti ve onun kurumlarını kendisiyle özdeşleştirerek, devleti ve hükümeti özdeş unsurlar olarak pazarlayarak, fetih işlemine son noktayı koymaktadır.

***

Bu fetih sürecinde halkın egemenliği, milletin egemenliği, cumhurun egemenliği, cumhuriyet gibi bir unsur yer almamaktadır, halkın egemenliği sadece lafta kalacak bir söylem olarak, bir maske ve kamuflaj olarak kullanılmaktadır.

2002 yılında iktidara geldiğinde milletin gönüllerini fethetmekten söz eden AKP, milletin çoğunluğunun gönüllerinde artık yer almadığını anlayınca, milletin oylarını ve milletin özgür iradesini fethetmeye karar vermiştir!

Onlarca milyon vatandaşın oylarıyla seçilen belediye başkanlarına ve belediye meclisi üyelerine ve vatandaşın, halkın, milletin, cumhurun sesi olan onlarca gazeteciye, yazara, siyasetçiye, akademisyene, sanatçıya yönelik baskılar, tutuklu yargılamalar, görevden almalar bunun bir sonucudur.

Bu monarşik ve teokratik çerçevede gündeme gelen fetihçilik aynı zamanda derin bir dogmatizm tarafından da beslenmektedir. Bu fetihçi düzende egemenlik halka, millete, cumhura değil, Osmanlı İmparatorluğu’nda olduğu gibi padişaha, sadrazama, vezire, halifeye, şeyhülislama, ulemaya aittir. Onların egemenliğinin sorgulanması ve onların egemenliğinin sorgulanmasının sonucunda halkın, milletin, cumhurun, vatandaşın egemenliğinin devreye sokulması mutlak bir tabudur. Padişahın, sadrazamın, vezirin, halifenin, şeyhülislamın, ulemanın egemenliği ve hâkimiyeti sorgulanamaz bir dogmadır.

1776 Amerikan Devrimi ve 1789 Fransız Devrimi ile bu anlayış yıkıldı; kralın, kraliçenin, papanın, kardinalin, başpiskoposun, toprak ağasının egemenliği ve hâkimiyeti ortadan kalktı; halkın, milletin, cumhurun egemenliğinin devreye girmesi için büyük bir adım atıldı. Bu sorgulayıcı bakış açısı, Mustafa Kemal Atatürk tarafından da benimsendi ve bu sayede Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

Türkiye Cumhuriyeti, yüzlerce yıl süren bir dogmanın ortadan kaldırılmasıyla kuruldu. Bu dogmanın yıkılmasında da en büyük rolü John Locke, Jean-Jacques Rousseau, François-Marie Arouet, David Hume, Adam Smith, Denis Diderot, Paul D’Holbach, Jean D’Alembert gibi filozoflar oynadı.

Türkiye’de hem genelde eğitimin hem de özelde felsefenin, özellikle de siyaset, toplum ve ahlak felsefesinin yerlerde süründürülmesinin, köktendinci ve/veya post-modern safsatalarla boğulmaya çalışılmasının nedenlerinden birisi budur.

Dogmaların sorgulanmadığı bir ortamda toplumun ilerlemesi doğrultusunda devrimci bir gelişme sağlanamaz. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’nu muhafaza etmek için çırpınan statükocu ve muhafazakâr odakların iktidarı da, tarihsel koşulların el verdiği ölçüde, bir süre daha devam eder.

04/09/2026

Çiğdem Bayraktar Ör

Cübbenin cebi

Avukat, hâkim, savcı gibi adaleti tesis etmeyi meslek edinenler, “hukuk evreni”nde Orta Çağ’a kadar uzanan köklü bir geleneğe bağlılıkla cübbe giyerler. Ülkeden ülkeye cübbelerin tarzı değişiklik gösterse de Türkiye gibi Kıta Avrupası (Roma) hukukunu benimseyen ülkelerde cübbelerin sembolik anlamı ortaktır. Ülkemizdeki mahkeme salonlarında hakimlerin, savcıların ve avukatların giydiği cübbelerde cep ya da düğme bulunmaz. Bunun çok değerli bir anlamı vardır:

Cep yoktur çünkü adalet, hukuk ve yargı metalaştırılamaz, ticarileştirilemez, alınıp satılamaz. Adil bir yargıç hiçbir çıkar için hukukun üstünlüğüne, adalete gölge düşürmez.

Düğme yoktur çünkü adil bir yargıç hiçbir makamın önünde düğme iliklemez; güçlüden yana değil, haklıdan yana olmalıdır. Hukuk ve yasalar her şeyden ve herkesten mutlak üstündür.

Hukukun koşulsuz üstünlüğünü ve yargının mutlak bağımsızlığını savunmak bir hukuk insanının en öncelikli gayesi olmalıdır.

Benzer şekilde; dünyevi mal ve mülkün geçiciliğini, terk edilmesi gerektiğini; öte dünyaya hiçbir maddi varlığın götürülemeyeceğini simgeleyen kefende ya da bazı tasavvufi anlayışlarda giyilen hırkalarda da cebin bulunmayışı böyle sembolik bir anlam taşımaktadır.

Duruşma Salonuna Girerken

Hukukçular duruşma salonuna girerken, kendilerini diğerlerinden ayıran ya da bazılarına yaklaştıran bütün farklılıklarını, aidiyetlerini ve kişisel özelliklerini kapının eşiğinde bırakmak zorundadır.

Yargı; onu icra edenlerin kişisel kimliklerinden, yaşam biçimlerinden, beklentilerinden, zihinsel tutumlarından, her türlü kişisel çıkarlarından ve gelecek kaygılarından arındırılmalıdır. O salonlara yalnızca evrensel hukuk normları, kanunlar, akıl, hukuki bilimsellik, vicdani ilkeler, adalet tesis etme bilinci ve sorumluluğu girmelidir.

HERKES İÇİN ADALET

Hiç kimse yargıdan, hukuktan üstün değildir.

Cüppelerin ceplerini doldurma kaygısı taşınırsa ya da siyasi ya da toplumsal olarak etkin görünen makamlar önünde düğmeler iliklenirse, hukukun üstünlüğü ve yargının bağımsızlığı tehlikeye düşer. Makamların önünde eğilecek başlar, iliklenecek düğmeler kişisel hesaplara dönüştüğünde artık “adalet” yalnızca bir kadın adı ya da bir sokak adı olarak kalır ve geriye kalan her şey çürümeye terk edilir.

İnsanın insanla, insanın toplum ve devletle, devletin başka devletlerle ilişkilerinde en önemli ve değerli güvencelerden biri hukuki güvenlik ve adalete, dolayısıyla evrensel hukuk ilkelerine duyulan saygıdır. Ancak o zaman insanlar yarınları için umut taşıyabilir; bir yatırımcı yeni bir girişimde bulunabilir ya da devletler birbirleriyle sağlıklı ilişkiler kurabilir. Hukuk sistemine ve yargı bağımsızlığına güven duyulmazsa her şey yozlaşır.

HAKİM GÜVENCESİ

Cepsiz ve düğmesiz cübbe, hâkimin hüküm verirken özgür ve bağımsız olması gerektiğini simgeler. İnsanlığın evrensel ilkelerini ve mesleğin etik değerlerini içselleştirmiş hâkimlerin bu bağımsızlığı koruyabilmeleri için güçlü mesleki güvencelere gereksinimleri vardır. Hiçbir baskı, tehdit, telkin veya çıkar ilişkisi altında kalmadan yalnızca hukuka, anayasaya ve vicdani kanaatlerine göre karar verebilmelerini sağlayan anayasal koruma zırhları delinmemelidir. Verdikleri kararlar nedeniyle keyfî biçimde görev yerlerinin değiştirilemeyeceğinden, azlolunamayacaklarından, kıdemlerinin ya da kariyerlerinin zarar görmeyeceğinden emin olmaları gerekir. Kısacası hâkim güvencesinin yasalarda yer alması kadar, hâkimlerin kendilerini gerçekten güvende hissetmeleri de son derece önemlidir. Bunun için de yargının siyasallaşmasına yine adalet sisteminin kendisi vargücüyle karşı koymalıdır.

YARGITAY BAŞKANININ KONUŞMASI

Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez’in “2026-2027 Adli Yıl Açılış Töreni” açılış konuşması değerli temalar içeriyordu: “Bir devleti güçlü kılan vatandaşın devletinin adaletine duyduğu güvendir. (…) Adalet duygusu herkesin vicdanında tecelli etmeli… Adalet güçlü olanın değil, haklı olanın yanında olur. Adalet haklı ile güçlü arasındaki tercihini yaparken yalnızca hakkı esas alır; (… )hakim karar verirken hiç kimsenin güçlü ya da güçsüz olmasına bakmaz; hâkim hiçbir korku ya da beklenti içinde olmadan kararını verir.”

Devam ediyordu Kerkez: “Hâkim sosyal medyadan olumlu veya olumsuz etkilenmez, sadece baktığı dosyadaki olay ve delillerle ilgilenir. Dava konusunda kendi şahsi görüş ve kanaatinden de sıyrılarak karar verir. (…) Hâkimin önündeki bir dosyada belki bir çocuğun yarını, ailenin geleceği, işçinin emeği, sanığın özgürlüğü veya hakkın yerine gelmesini bekleyen bir mağduru vardır. (…) Herkesin bildiği gibi geç gelen adalet, adalet değildir.”

Yargıtay Başkanı Ömer Kekez, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutlarken Atatürk’ü saygıyla anarak başladığı konuşmasını Atatürk’ün bir sözüyle bitirdi: “Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunmaz.”

Atatürk’ün uğruna ömrünü verdiği “bağımsızlık”, tören kürsülerinde alkışlanan bir alıntıdan ibaret olamaz; o kürsüden inildiğinde iktidarların, güç odaklarının karşısında dimdik durabilen mahkeme kararlarının ta kendisidir.

Kaldı ki; bazıları için “esaret”, en az dış mihraklar kadar tehlikeli ve onlarla uyumlu olan iç odakların da “bağımsızlık” yerine tercihleri olabilir. Yargıtay Başkanı’nın anımsattığı üzere onların elinden “adaleti” kurtarmak, devlet halinde varlığı kabul edilen vatana hizmettir.

PEKİ YA BİZ?

Sayın Yargıtay Başkanı’nın konuşmasındaki vurgular adeta meslektaşlarına görevlerinin sorumluluğunu ve bilincini, elbette doğruluk ve adalet peşindeki insana yakışanı anımsatır nitelikteydi.

Peki, muhalif görüşler içeren sosyal medya paylaşımları veya açıklamaları nedeniyle tutuklananları adaletin neresine koyacağız? Yeni adli yıl, bir öncekinden gerçekten farklı olacak mı?

Osmanlı Devleti’nde Kaptan-ı Derya (Deniz Kuvvetleri Komutanı) iken şehit edilen büyük dedesinden intikal eden vatansever ruhla Everest’e Türk bayrağı diken, enkazlardan sayısız canı çıkarıp kurtarmış Nasuh Mahruki’nin ya da yaşamı boyunca Türk Silahlı Kuvvetleri’nde şerefiyle görev yapmış, kritik karargâh görevleri üstlenmiş, emekli Tuğamiral Türker Ertürk’ün yıllar önce yapılan ve ne o zaman ne de sonrasında hiç kimsede en ufak panik, endişe yaratmamış konuşmalarından ötürü tutuklanması nasıl açıklanacak?

Bizler gibi adaleti devletin temeli gören, kanunları, kanuniliği, hakkı ve vicdanı her şeyin üstünde tutan vatanseverlerin; Cumhuriyetin, adaletin, hukukun, Anayasanın, vatanın, toplumun, geleceğimizin korunmasını, “ortak iyi” ve “yaşamsal ideal”in sağlanmasını talep ettiği için hapsedilmesi nasıl izah edilecek?

Cübbelerde cep olmadığına göre haksız yere yaşamdan, ailelerden çalınan günler nereye konacak?

Address

Bolu

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when BoluCumok posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Organization

Send a message to BoluCumok:

Shortcuts

Share