BoluCumok

BoluCumok Bolu Cumhuriyet gazetesi okurlarının bir arada olduğu yapıdır.

16/08/2026

Nilgün Cerrahoğlu

Milyonlar seni bekliyor!

Derin, karanlık bağları olan bir işadamı, ekran yüzü bir star gazeteciyi gözüne kestiriyor.

Özellikle “yolsuzlukla mücadele” röportajlarıyla gündeme gelen gazetecinin biraz “mitomani” zaafı var.

Mafyozi işadamı, şeytanın aklına gelmeyecek amaçlarla bu ünlü medya mensubunu radarına alıyor: “Aslansın, kaplansın” diyerek -ilerideki projeleri doğrultusunda kullanmak üzere- ondan bir “siyasi lider yaratmayı” hedefliyor. Bu yolda her aracı kullanmayı göze alıyor ve de mübah görüyor.

İtalya, halihazırda dizi film tadında takip edilen bu “çılgın projeyi” konuşuyor.

“Proje”nin sahibi görünürde Valter Lavitola isimli her karanlık işe bulaşmış bir restoran sahibi.

Trump’ın öncüsü sayılan müteveffa medya patronu siyasetçi Berlusconi’nin yakın çekirdeğinden geliyor.

Berlusconi namına vaktiyle Prodi’nin merkez soldaki Zeytin Ağacı hükümetini bir güven oylamasında düşürmek için “senatör”ler satın almış, ardından siyasete girmeye çalışmış. Başarısız olduğunda tarihi “Forza Italia” liderine “sus payı” adına düpedüz şantaj yapmış ve hapse girmiş çıkmış bir şahıs Lavitola.

Devlet televizyonu RAI 3’te “kirli siyaset ve yolsuzluk” konularında dosyalar yapan “Report” programının sunucusu Sigfrido Ranucci isimli gazeteci, bu şaibeli şahısla bir gün röportaja gidiyor.

O da ne? Kanka oluyorlar!

Sonra Ranucci, Lavitola’nın Roma’nın en havalı mahallelerinden birinde açtığı ve işlettiği restoranından hiç çıkmaz oluyor.

UMUTSUZLUK VE DEKADANS

Lavitola’nın restoranının müdavimi olmakla kalmıyor, sürekli onunla yazışıyor

RAI içindeki kavgaları anlatıyor. Bir siyaset gurusuyla muhatap olurmuşçasına siyasi analizler paylaşıyor:

“(Meloni’nin) Kardeşler Partisi yerinde sayıyor, muhalefet ise yalnızca yarım puan ilerliyor. İnsanlar umutsuz” diyen Sigfrido’ya Valter’dan şu yanıt geliyor:

“Dostum sana hep söylüyorum. Çaresizlik fark edilmeyecek gibi değil. Geleceğe dönük hiçbir iyileşme işaretinin olmaması da en vahimi. Gelecek vizyonu sunan bir siyasi sınıf yok. (60’lı yaşlardaki) Kuşağımız, çocuklarının kendilerininkinden çok daha düşük bir hayat standardında yaşayacağını biliyor. Bu düşünce bir epidemi gibi yayılıyor ve toplumu sosyal, kültürel dekadansa sürüklüyor.”

Valter’ın “dekadans” ve “siyasi açmaza” bulduğu cevap, elinin altındaki gazeteci dostu “Sigfrido’dan bir lider yaratmak” fikri oluyor.

“Sigfrido Ranucci”, toplumda karşılığı olan imza bir isim. Programlarıyla güvenilirlik ve inanılırlık kazanmış.

Valter, Sigfrido’nun bu “itibarını” kullanıp üstüne projesini inşa etmeyi planlıyor.

Önce Sigfrido’yu buna inandırmak için çaba harcıyor.

Ardından, entelektüel kamuoyu ötesinde onu, geniş kitlelere mal etmenin arayışına giriyor.

‘İKİ YILDA BAŞBAKANSIN!’

Zamanında Berlusconi’nin yanında staj gören Makyevel işadamı, Sigfrido’yu ufaktan; “Bu işi en iyi sen yaparsın!” mesajlarıyla işlemeye başlıyor:

“Milyonlarca İtalyan seni dümende görmek istiyor. İki yılda başbakan olursun. Minimum yüzde 70 oyun var!” diyerek Sigfrido’yu gaza getiriyor. 2026-27’de gelecek sandık için şimdiden Sigfrido’nun da ismini içeren kamuoyu yoklamaları başlattığını söylüyor.

Bu yazışmalar artık savcıların elinde.

“Neden?” derseniz...

“Projeci” Valter çünkü çıtayı birden yükseltiyor. İleride siyasette iplerini elinde tutmayı planladığı gazetecinin programlarıyla sınırlı reytingini, ülke çapına yaymayı düşünüyor.

Bu amaçla emrindeki mafya tetikçilerini kullanarak Sigfrido Ranucci’yi “büyük araştırmacı gazetecilik kurbanı” olarak gösterecek bir bombalı saldırı emri veriyor.

Tetikçiler, gazetecinin evinin önündeki arabaları -kimsenin içinde olmadığı bir anda- havaya uçuruyorlar.

“Eyvah! Gene 70’ler terörüne mi döndük?” diye ülke ayağa kalkıyor.

Kamuoyu önderleri, “Basın özgürlükleri tehlikede” diye alarm veriyorlar.

Sosyal medyada Sigfrido’nun hesapları hakikaten kanatlanıyor.

Ancak bir yandan da tabii olay araştırılıyor. Beceriksiz tetikçiler on aylık bir kovalamaca sonunda yakalanıyor. Ve Lavitola’yı ele veriyorlar.

Lavitola, “saldırı emrini” verdiğini ancak bunu tehdit altındaki gazeteci arkadaşının korumalarının artırılması hedefi için düzenlettiğini söylüyor.

Savcılar, Whatsapp yazışmalarını okuyunca bu deli saçması açıklamaya itibar etmiyor.

Lavitola bu hafta başı itibarıyla içeride.

Gazeteci dışarıda.

Kariyeri yerle bir olsa da ona şimdilik “manipülasyon kurbanı” gözüyle bakılıyor.

Skandal İtalya’da, “popülizmin geldiği tehlikeli son sınır” üzerinden konuşuluyor.

Corriere della Sera başyazarlarından Antonio Polito, “Lavitola deli mi? Demagojik yüceltmelere açık bir kamuoyunda, kamuoyu inşasının nasıl yapıldığını keşfetmiş bir deha mı yoksa? İtalya’nın yeni bir siyasi macera eşiğinde olduğunu tespit etmiş olabilir mi? Ranucci’yi yeni bir popülizmin potansiyel lideri olarak gördüyse yarın (damardan faşist Roberto Vannacci misali -N.C.) emekli bir general dahil, herhangi biri, bir lider olarak önümüze çıkabilir mi?” diye yazıyor.

Bu pilav daha çok su kaldırır.

16/08/2026

Işıl Özgentürk

Geçmiş yolumuzu aydınlatmak için vardır!

Sevgili okurlarım Öcalan’ın PKK örgütüne yaptığı çağrıyla başlayan süreç nihayet çerçeve yasasının Millet Meclisi’nde 457 oyla kabul edilmesiyle başka bir aşamaya geldi. Biz de şimdi ne olacak diye kara kara düşünmeye başladık. Benim de aklıma birinci barış süreci ve Öcalan’ın 3 Mart 2015 yılı Nevruz’da okunan ilk mektubu geldi. O günlerde mesleğimden ötürü oradaydım ve çoluk çocuk, genç yaşlı herkes Diyarbakır’da meydandaydı. Yepyeni bir barış süreci başlayacaktı, ülkenin her yerinde yepyeni bir coşku vardı ama sonra ne oldu?

Çok geçmedi kimsenin tam olarak anlayamadığı olaylar oldu ve devlet ansızın barış sürecini sonlandırdı ve tüm Güneydoğu’da çoğu genç insanın öldürüldüğü hendek savaşları başladı. O günlerde de oradaydım, çocuklarının kemiklerini devlet kapılarında almak için bekleyen kadınların ağıtları hâlâ kulaklarımdadır. Silopi’de sokağa çıkma yasağı vardı ve insanlar ölen çocuklarını buzluklara koymak zorunda kaldı. Akrep denen her tarafı kapılı ve içinde en küçük sese duyarlı bilgisayarın bulunduğu tanklar o kadar çok ateş etti ki binlerce güvercin ölüsü sokakları kapladı. Bir de yüksek binalara yerleştirilen keskin nişancılar vardı. Silopi’nin yasaklı sokaklarında yürürken onların parıldadığını gördüm.

Sevgili okurlarım insan belleği unutmuyor işte ben bu nedenden yeniden başlatılan barış dönemine kuşkuyla bakıyorum PKK kendini lağv edecekmiş. Yapmayın zaten PKK, PYD adıyla Suriye’de savaşıyor, Amerikan ordusunun tam desteğiyle.

Barış mı gelecek sorusunu şimdi bir kez daha yineliyorum. Ülkemizde sadece PKK terörü yok ki hepimiz hayatımızı karartan olayların tedirginliğini her gün her dakika hissediyoruz. Muhalif belediyelere yapılan el koymalar, kayyum atamaları başımızı döndürdü. Ülkede illegal bahis oynatanların ve binlerce insanın biraz daha et alabilmek için bu bahisçilerin tuzağına düşmeleri, varını yoğunu yitirmeleri yabancımız mı? Bu çağrıyla Yüksekova’daki uyuşturucu laboratuvarları kapatılacak mı? “Bir kilo toz bir otobos” gibi Güneydoğu’da neredeyse atasözü olan, bu ünlü cümle unutulacak mı?

En önemlisi yıllarca mahpuslarda rehin tutulan siyasi tutuklular serbest mi bırakılacak? Cumhurbaşkanına hakaret davaları mı azalacak? Her gün en az iki kadının erkekler tarafından öldürüldüğü ülkemizde, sanıklara yapılan tuhaf hâkim indirimleri ortadan kalkacak mı? Bu hâkim indirimleri hakkında defalarca yazdım, bu konuda unutmadığım bir söz bile söylendi, altı yaşındaki bir kıza, itirazı yokmuş, dendi. Şimdi hâkimler indirim için muhteşem bir gerekçe daha bulmuşlar: “Aşırı tutkuyla ve aşkla işlenmiş bir cinayet!” Hay sizin tutkunuz batsın. Ah evet terör bitiyor ve barış geliyor. Bu barış atanamadığı, iş bulamayıp babasından para isterken utanan gencecik insanların intiharlarını mı önleyecek? Eğitimdeki din hegemonyasına son mu verecek?

Yıllardır bitmeyen bir inat ve inançla çocuklarının kemiklerini isteyen Cumartesi Annelerinin çağrılarına yanıt verilecek mi?

Sevgili okurlarım içinde yaşadığımız günleri en iyi tanımlayan sözcük belirsizlik! Her alanda bir kaos var. Ve bu kaosun içinde pek çok kişinin ifade ettiği gibi Öcalan’ın, “PKK silahları bıraksın” çağrısı hiçbir derde deva olmayacak. Barolar iktidarın tehdidi altında, beyaz yakalılar işlerini daha iyi yapmak, dövülmemek, öldürülmemek için yürüyorlar ve haykırıyorlar: “İnsan hayatı değerlidir. Ticaret aracı olamaz!” İşçiler can havliyle greve gidiyorlar çünkü artık babalar evlerine ramazan pidesi bile götüremiyor! 78 kişinin öldüğü yangın için Meclis’te kurulan komisyona bile katılmayan bir kültür bakanının başında bulunduğu bakanlık ne iş yapıyor, komedyenlerden bile korkan bu iktidarın gerçekten barışı getireceğine inanıyor musunuz? Ben kişisel olarak inanmıyorum, sanki her şey planlanmış gibi. Ve emperyalist güçlerin Ortadoğu planları adım adım ilerliyor. Geçmişe bakalım, örneğin ülkemizde Alevi-Sünni ayrımını körüklediler ama başaramadılar. Çünkü halk bu oyuna gelmedi. O zaman plan değiştirdiler. Tarikatlar ve satın alınmış hainler aracılığıyla ülkenin içten içe çürümesini sağladılar.

Ve hepimiz parklarda Türk bayrağına sarılı neredeyse ölüm orucuna yatan gazilerine, maden işçilerinin hak arayışlarına el uzatmayan, madenlerin ovalarını, yaylalarını yok etmeye çalışırken kendi köylerinden jandarma olmuş oğulları tarafından sürüklenen yurttaşlarını görmezlikten gelen bir iktidarın döneminde yaşıyoruz.

Hamiş: Ben Van’da yapılan aşiret düğününe taktım. Yazdım, gene yazıyorum düğünde geline o kadar çok altın takılmış ki yardımla yürüyebilmiş. Damada takılan dolarları saymak için düğün evine para sayma makineleri getirilmiş. Öte yanda babası dağlarda ölmüş ergen bir çocuk iş bulmak ve ailesine yardım etmek için İstanbul’a gelmiş ve elektrik çarpması sonucu ölmüş.

16/08/2026

Orhan Bursalı

İktidar susarken, DEM’liler gerçeği mi söylüyor?

Silahlar sussun! Tabii ki, şüphesiz! Artık PKK savaşmayacak! Ne güzel!

PKK dağılacak, bu kötü mü? Tartışmasız iyi!

Savaşa şu kadar milyar harcandı bugüne kadar, artık bu ekonomiyi geliştirmek halkı zenginleştirmek için harcanacak, buna karşı mısın!

Bakın bu nokta komik.

Sanki şuna getirilmek isteniyor laf. Halkın durumu bugün kötüyse nedeni PKK’ye karşı harcanan milyarlar.

Bunu sokak röportajlarında sorarsanız ne tür yanıtlar alacağınızı tahmin edebilirsiniz.

***

Önümüze konan tablo bu. Çerçeve yasanın halka yönelik yoğun tanıtımı, halkın rızasını almaya bu propaganda bombardımanı altında gerçekleşti.

Ama mesele salt bu muydu?...

***

AKP projenin bütününü halktan saklıyor gibi.

Çerçeve yasa, arkadaki daha büyük projenin duvarı.

***

Bir iktidar terörü bitirmek için şüphesiz saklı görüşmeler yapabilir.

Anlaşma da yapabilir.

Af da gerçekleştirebilir.

Bunun örnekleri dünyada çok görülmüştür.

Sana normal bir yurttaşlık veriyorum, der.

***

Ama anlaşma terör örgütünün zaten uğruna savaştığı davasının belirli koşullarda kabulünü de içeriyorsa?

Ya örgüt, amaca ulaştık ulaşıyoruz, birkaç adım kaldı, zaten artık Suriye ve Irak’ta kaybettik ama burada kazanıyoruz düşüncesini ilerletiyorsa?

***

İktidar cephesinden bu konuda laf sızmıyor.

Ama silahlı-silahsız Kürt siyasi hareketi cephesine baktığımızda arka planda neye yöneldiklerini görüyoruz.

Dün Işık Kansu yazdı, Bakırhan’ın sözlerini okumamıştım: Cumhuriyet 100 yıl önce kurulmuş ama şimdi Cumhuriyeti “Ortak çıkarlar temelinde siyasi ve sosyal birlikteliğin ve adaletin sağlandığı Medine dönemi aklıyla...” herkesin evi haline dönüştürüyorlarmış.

Medine Sözleşmesi, Medine’de inançlılar ile inançsızları ve Yahudileri hepsinin kendilerine özel hakları olan bir düzen içinde kabul eder. TDV İslam Ansiklopedisi gibi pek çok önemli akademik kaynak, bu belgeyi “Medine şehir devletini bir konfederasyon halinde düzenleyen metin” olarak tanımlar.

***

Bakırhan ne söylediğini bilen biri.

Kürtler ve Türkler “ortak çıkarlar”la yeni bir Cumhuriyet kuruluşu temelinde bir araya gelecekler. Buna hepsi “demokratik Cumhuriyet” diyor.

Demokratik Cumhuriyet, yani sanki Türkiye demokratik olacakmış gibi algılamayın, Türkler ile Kürtlerin yeni birlikteliklerinin adı “demokratik” olacak. Artık her iki tarafın nasıl bir rejim altında yaşayacaklarını kendileri bilir.

Zaten İmralı sakini de çerçeve anlaşmasını, Kürtlerin hedefleri doğrultusunda 1000 kilometrelik yolun ilk kilometresi olarak nitelendirmedi mi?

“Kürt Cephesi”, Türkiye’yi Türkiye yapan Lozan Antlaşması’nı da bu nedenle reddediyor. Yeni bir demokratik kuruluşun miladını atıyorlar, kendileri açısından.

***

Mesela iktidar muhataplarının bu azami siyasi programlarının dile getirilmesi konusunda hiç konuşmuyor.

Tek laf etmiyorlar.

Kürt tarafı konuşuyor, onlar susuyor.

***

Uluslararası diplomatik dilde bir kavram var: Salam taktiği.

Hedefine ulaşmak için, Salam hedefinse onu ele geçirmek için, dilim dilim keserek ilerlersin, her dilim o yolda bir başarın olur.

***

Şimdi soralım: İktidar muhataplarının bu iddiaları konusunda ne diyor? Neden susuyor, açıklama yapmıyor?

Yoksa?...

Yoksa yarına: Tarafların iki ayrı programı mı söz konusu?...

***

Mesele sadece PKK dağılıyor, değil.

15/08/2026

Mehmet Ali Güller

ABD’nin bölgesel yük paylaşımı

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Pakistan ve Suudi Arabistan’la imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın 2 yıl 8 ay süren bir hazırlık aşaması olduğunu belirtti. (AA, 8.8.2026)

Pakistan Savunma Üretim Bakanı Raza Hayat Harraj da 15 Ocak 2026’da Reuters’a yaptığı açıklamada, üç ülkenin bir yıldır üçlü anlaşma üzerinde çalıştığını ve taslak metnin hazır olduğunu söylemişti.

Bu süreçteki kimi temas ve anlaşmalar, Washington’ın Mekke Anlaşması’nın neresinde olduğunu anlamamızı kolaylaştıracaktır.

İKİLİ SAVUNMA ANLAŞMALARI

- 24 Şubat 2025’te, Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman, Pentagon’da ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile görüştü. Pentagon’un resmi açıklamasına göre iki bakan “ABD-Suudi stratejik savunma ortaklığını, bölgesel güvenliği, askeri işbirliğini ve caydırıcılığı” ele aldı.

- 7 Haziran 2025’te, Beyaz Saray’da sıradışı bir buluşma vardı. 21 Haziran 2025’te bu köşede “Beyaz Saray’da Pakistanlı komutan” başlığıyla yazdım. ABD Başkanı Trump, Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Münir’i Beyaz Saray’da ağırlamıştı. Münir’e eşlik eden isim de ilginçti: Pakistan İstihbarat Servisi (ISI) Başkanı Korgeneral Asım Malik.

Peki Trump bir asker ve bir asker/ istihbaratçı ile ne görüşmüştü? Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Servisi’nin yaptığı açıklamaya göre Trump ile Münir şu konuları ele almıştı: “İran-İsrail çatışması, Pakistan-Hindistan gerilimi, Pakistan-ABD ilişkileri, terörle mücadelede işbirliği, ticaret, ekonomik kalkınma, maden ve mineraller, yapay zekâ, enerji, kripto para birimleri ve yeni teknolojiler.” (AA, 19.6.2025)

- 17 Eylül 2025’te, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması imzalandı.

- 18 Kasım 2025’te ABD ile Suudi Arabistan Stratejik Savunma Anlaşması imzaladı. Beyaz Saray, Suudi Arabistan’ın 1 trilyon dolarlık yatırım taahhüdünü içeren anlaşmayı “ABD ile Suudi Arabistan’ın ekonomik ve savunma ortaklığını güçlendiren anlaşma” diye duyurdu. Pentagon anlaşmayı ABD’nin bölgesel yük paylaşımı stratejisinin parçası olarak tanımladı.

- 23 Temmuz 2026’da ABD ile Suudi Arabistan nükleer işbirliği anlaşması imzaladı.

BÜTÜNLEYEN MEKANİZMA

Her üç ülke de Mekke Anlaşması’nı, ABD’yle olan savunma anlaşmalarını “bütünleyen bir mekanizma” olarak tarif ediyor.

Bu tanım, ABD’nin “bölgesel yük paylaşımı” içeren yeni Ulusal Güvenlik ve Savunma Stratejisi belgeleriyle de uyumlu. İki belge, ABD’nin önümüzdeki dönemde Batı yarımkürede “yeni Monroe Doktrini” ilan ettiğini, diğer yarımkürede Çin’le mücadeleyi esas alacağını, bu nedenle Avrupa ve Ortadoğu’daki müttefiklerine daha çok sorumluluk dağıtacağını içeriyordu.

ABD, İran meselesini bir an önce “çözerek” ve çevrelenmesini bölgedeki müttefiklerine devrederek asli işine odaklanmak istiyor. ABD elbette aynı zamanda ileri karakolu İsrail’in güvenliğini de garantiye almak istiyor. Washington bu amaçla özellikle Suudi Arabistan’ın İsrail’le İbrahim Anlaşması imzalamasını istiyor. Bunun için de Trump’ın Gazze Barışı’nın ilerleyebilmesi gerekiyor.

Kısacası bölgede hepsi birbiriyle ilgili gelişmeler yaşanıyor.

MEKKE ANLAŞMASI’NIN İKİLİ KARAKTERİ

Mekke Anlaşması bu nedenle ikili bir karaktere sahip: Hem ABD’nin bölgesel yük paylaşımı stratejisiyle uyumlu ve İran’ı çevrelemeyi içeriyor ama hem de ABD’nin güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığının İran’la savaşta görüldüğü gerçeğinin sonucu. Dolayısıyla ABD için de Mekke Anlaşması’nın tarafları açısından da mesele, çıkarları uyumlaştırmak ve ortaklaştırmaktır.

Peki bu ne kadar olası? Suudi Arabistan açısından sorun İran ve onunla bağlantılı Yemen; Pakistan Hindistan’la çatışma riski içeren problemler yaşıyor; Türkiye ise bölgede İsrail’le sorunlu. Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nın taraflarının “ortak bir birincil tehdit algılaması” yok ama birincil olmasa da kimi sorunları caydırılması gereken ortak tehdit olarak algılıyorlar. İşte ABD’nin kullanmak istediği zemin de bu.

ÇOK KUTUPLULUK

Anlaşmanın imzalanmasından bir saat sonra ham verilerle yaptığım “Mekke Paktı sorunu” başlıklı ilk analizi bitirirken şöyle demiştim: “Ancak iç dinamikleri nedeniyle üç ülke de ABD için çantada keklik değildir. Dolayısıyla yarın tüm planlamalar değişebilir ve yeni ittifaklar kurulabilir, mevcut ittifaklar genişleyerek dönüşebilir. Pakistan’ın Çin’le ilişkisinin derinliği, Suudi Arabistan’ın ABD, Rusya ve Çin üçgeninde kurmaya çalıştığı denge, yapılan tüm hesapları değiştirebilir.”

Olguların ikili karakteri ve dönüşme kapasiteleri, elbette çok kutuplu/ merkezli dünyanın inşasıyla ilgilidir.

15/08/2026

Örsan K. Öymen

Eskicideki ‘yenilik’

On binlerce askerin, polisin, sivil vatandaşın katledilmesinden sorumlu olan terör örgütü PKK’nin üyelerine fiili af ve siyaset yapma olanağı getiren, ayrıca teröristlerin silah bırakma konusunu teröristlerin kişisel beyanlarına bırakan “çerçeve yasanın” TBMM’de kabul edilmesine yönelik tepkiler sürüyor.

AKP, MHP, HÜDA PAR ve DEM’in arasında kurulan ittifakın çalışmaları sonucunda kabul edilen bu yasayı, YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in ve CHP’yi istila eden Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin de onaylaması, CHP ve YP tabanında büyük hayal kırıklığı yarattı.

TBMM’deki oylamada YP milletvekillerinin 54’ü ret oyu, 35’i kabul oyu kullandı, 2 milletvekili oylamaya katılmadı. CHP milletvekillerinin 29’u kabul oyu, 2’si ret oyu kullandı, 14 milletvekili ise oylamaya katılmadı.

Böylece hem YP hem de CHP “çerçeve yasa” konusunda kendi içlerinde de bölündüler. CHP’nin “mutlak butlan” kararıyla bölünmesi yetmiyormuş gibi, YP ve CHP, Türkiye için yaşamsal bir konuda da bölünmüş oldular.

YP Genel Başkanı Özel TBMM grubunu serbest bırakarak ve bağlayıcı bir grup kararı almayarak, bu bölünmenin temelini attı. Anayasaya ve yasalara aykırı olan, PKK’lilerin silah bırakmasını denetlenebilir bir güvence altına almayan, teröristlere af getirip siyaset yolunu açan ve daha uzun bir “sürecin” başlangıcı olan bir “yasa tasarısına” karşı, YP’nin ret oyu verilmesi doğrultusunda bağlayıcı bir grup kararı alması gerekirdi.

Çünkü bu “çerçeve yasa”, milletvekili grubunun serbest bırakılmasına olanak verecek tali bir konu değildir, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini ilgilendiren, Türkiye’nin üniter yapısını ve anayasal düzenini tehlikeye sokan yaşamsal bir konudur.

***

Özel’in YP Genel Başkanı olarak “kırık çerçeve” yasasına kabul oyu vermesini, geçici bir diplomasi manevrası olarak değerlendirmek de doğru değildir. Sorun çok daha derin ve yapısaldır. Özel bunu ilk defa yapıyor değildir.

Özel CHP genel başkan adayı olarak 2023 yılında katıldığı CHP Diyarbakır İl Kongresi’ndeki konuşmasının neredeyse dört birlik bir bölümünü, CHP’nin ilkeleriyle ve kurumsal kimliğiyle sorunları olan Diyarbakır milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nu övmeye ve onunla olan köklü yakınlığını anlatmaya ayırmıştı.

Tanrıkulu’nun Diyarbakır milletvekili olduğu ve bir genel başkan adayının Diyarbakır delegelerinin oylarına talip olduğu dikkate alınacak olursa, bu ilk bakışta doğal karşılanabilir. Ancak medyaya yansımayan gerçek şuydu ki, Diyarbakır örgütünün önemli bir kesimi Tanrıkulu’nu protesto etmek amacıyla kongreye katılmamıştı ve bunun bir sonucu olarak da kongrede salonun neredeyse yarısı boştu.

Tanrıkulu’nun Güneydoğu Anadolu’daki CHP örgütü üzerinde yüksek bir ağırlığı olmadığı gibi, Diyarbakır’daki CHP örgütü üzerinde de abartıldığı kadar bir ağırlığı yoktu. Tanrıkulu, Kılıçdaroğlu’nun kontenjanından ve DEM tabanının desteğiyle milletvekili seçilmiş birisiydi. Ancak Özel yine de Tanrıkulu’nu yerlere göklere sığdıramamıştı.

Özel CHP genel başkanı seçildikten sonra da Tanrıkulu’nu yanından ayırmadı. Özel önce bağımsız Kürdistan devletini savunan bir sanatçının konserine Tanrıkulu ile birlikte giderek söz konusu sanatçının elini öptü; arkasından Şeyh Sait’in vatan haini olup olmadığını soran medya üyelerine kaçamak yanıtlar verdi; daha sonra Şeyh Sait’i öven DEM’li yöneticilerle aynı otobüste miting yaptı; ardından TBMM’deki “süreç komisyonuna” katılma kararı aldı; son olarak da “kırık çerçeve” yasasına kabul oyu verdi.

Özel’in bir taraftan Atatürk’e, “altı ok”a, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne, Kuvayı Milliye’ye referanslar yapıp, bir taraftan da Tanrıkulu gibi kişilerin peşinden sürüklenerek çelişkilerin içine düşmesi, sürdürülebilir değildir.

Tutarlılık hem mantığın gereğidir, hem de samimiyetin göstergesidir.

15/08/2026

Mustafa Balbay

Toplanma yerinde durum!

Türkiye nasıl doğal depremler ülkesiyse aynı zamanda siyasal depremlerin de ülkesi. Bu gerçeği dikkate alarak siyaset yapmak, siyaset üretmek, bugüne ve geleceğe bakmak gerekiyor.

Bu bağlamda içinden geçtiğimiz dönemi şöyle özetleyebiliriz:

Kırılma ve karılma süreci!

YENİ Parti bu kırılma ve karılmanın ardından milletin şu kararıyla doğdu: Yeni bir toplanma yeri gerekiyor!

Millet toplanma yerinin liderinin Özgür Özel olmasına karar verdi. Özel bu sorumluluğu iki ayda 22 ile gidip milletin bağrından aldı taşımaya başladı.

Toplanma yeri adı üstünde insanların bir tehlikeden kaçıp can havliyle buluştukları, ne yapacaklarına burada karar verecekleri bir alan demek.

İşte bu alanın adı YENİ Parti!

***

Terörsüz Türkiye hedefli çerçeve yasaya ilişkin tartışma, bu ülkeye ne ölçüde barış getirecek ekseninden çıktı, YENİ Parti’nin sınav salonu oldu.

Bu doğaldır.

Neden?

Çünkü beklenti yüksek!

Mayıs ayı sonundaki büyük öfkenin büyük heyecana ve umuda dönüşmesi çok hızlı oldu. Toplumlara öfke kontrolü kadar, deyiş yerindeyse umut kontrolü de gerekli. Bütün umutlarını yitiren bir toplum, birden her şeyin çok kısa sürede iyiye gideceğine inanabiliyor.

Çerçeve yasa böyle bir iklimin ortasına düştü. YENİ Parti’ye dönük, çerçevesi oluşmamış sınırsız umutlar, birden cam çerçeve indirecek kadar olumsuz rüzgârlar estirdi.

Bu durum madalyonun bir yüzü.

Öteki yüzü ise şu:

Milletin kafasında şu aşamada başka bir toplanma yeri yok. Özgür Özel’e yönelik beklentiler devam ediyor. O nedenle 10 Ağustos oylamasına takılmamak, öncelikle ekime hazırlanmak gerek. 8 Ağustos günü “Barış bütündür” başlıklı yazımızı şöyle bitirmiştik:

YENİ Parti’den beklenti, sürecin parçası değil, seçeneği olmasıdır!

Bu önerme hâlâ günceldir.

Özel 10 Ağustos’ta durduğu yerin doğruluğunu anlatmaya çalışırken yani geriye bakarken iktidar bir sonraki hedefini açıkladı bile:

Yeni anayasa!

Mevcut anayasaya uymayan yeni anayasayı niçin ister?

Anayasanın kendisine uydurulması için!

Çerçeve yasa, bir çerçeveden daha fazlası! Şimdi asıl olan bu sürece hazır olmak.

***

Sık kullanılan şu söze hiçbir zaman inanmadık:

Köprüden önceki son çıkış!

Bu topraklarda çıkış bitmez!

Yeter ki o çıkışı arayan olsun, yeter ki o çıkış millete anlatılsın!

Şu söz de yaşamın her alanına uyarlanabilecek güzelliktedir:

Bir planınız yoksa başkalarının planının parçası olursunuz!

YENİ Parti örgütlenme alanındaki yeniliklerini sorunları çözme, sorunlara yaklaşma alanında da göstermeli.

Soralım:

Meclis’in gündemiyle milletin gündemi birbirinden kopmadı mı?

Soruyu yanıt olabilecek tamamlayıcı sorular soralım:

Bir ülkede Merkez Bankası beş yılda 17 kez enflasyon hedefi değiştiriyorsa ekonomi yaşamında barış olabilir mi?

Bir ülkede belediye başkanlığı faaliyetlerinden suç örgütü üretilirken terör örgütünü rehabilite etmek için iki yıl uğraşıp yasa çıkarılıyorsa toplumsal barıştan söz edilebilir mi?

Özgür Özel bir yandan bu sorulara karşılık bulmak bir yandan kendini ve partisini koruyup güçlendirmek durumunda. Sokakta, “Özel’i de tutuklarlar mı” diye sorulunca şu yanıtı veriyoruz:

- Çok zor çünkü o artık millette tutuklu!

Gelinen noktada Özel tutukluluğu da geçti.

O artık mahkûm!

Başarmaya mahkûm!

Ahmed Arif, “Anadolu” şiirini nasıl bitiriyor:

“Bir umudum sende

Anlıyor musun?”

14/08/2026

Çiğdem Bayraktar Ör

Gerçek çerçeve

AKP Grup Başkan Vekili Abdülhamit Gül, tarihin en karanlık oylamalarından biri olan “Çerçeve Yasa”nın, acı bir tesadüf eseri mi yoksa bilerek mi seçildiği bilinmez, Sevr’in yıl dönümüne denk getirilmesine yönelik eleştirilere karşılık, 10 Ağustos’un aynı zamanda Anafartalar Zaferi’nin yıl dönümü olduğunu söyledi. Oysa “Çerçeve Yasa” içeriği itibarıyla; idari, mali ve sonunda siyasi özerklik taleplerinin -eşyanın tabiatına uygun düşerek- ilerletildiği bir sürecin başlangıcı niteliğinde değerlendirilirse, Sevr’e mi Anafartalar’a mı daha çok yakıştığı net bir biçimde anlaşılır.

ANAFARTALAR DESTANI

Savaş esnasında son derece değerli ve etkili olsa da Nusret mayın gemisinin kahramanlarının öngörülemez bir stratejiyle kıyıya paralel biçimde mayın döşeyerek Boğaz’ı korumayı başarması, “Çanakkale Zaferi” ya da “Çanakkale Destanı” dediğimizde kastedilen değildir. Deniz zaferleriyle elde edilen moralin önemi büyük olsa da destan gerçekte karada verilen mücadeleyle yazılmıştır.

“Çanakkale Deniz Savaşları” dahi aslında deniz kuvvetleri ile kıyıdaki Osmanlı topçu ve tahkimat sisteminin karşı karşıya geldiği bir boğaz muharebesidir ve zafer, karadan açılan topçu ateşleri marifetiyle “batmaz” denen gemilerin batırılmasıyla elde edilmiştir. “Yenilmez Armada” olarak nitelenen birleşik donanma güçleri hiç ummadıkları büyük bir direnişle karşılaşmış; HMS Queen Elizabeth gibi dönemin en büyük yüzer şehir gemisi bile beklenmedik bu savunma karşısında yenilgiye engel olamamıştı. Böylece düşman birlikleri çıkarmayla hedeflediği ilerlemeyi sağlayamamıştır.

Çanakkale Boğazı’nı açarak İstanbul’a ulaşmak isteyen ve sonunda Osmanlı’yı savaş dışı bırakmayı amaçlayan ancak denizden Anadolu’ya giremeyince karadan çıkarma yapan İtilaf güçleri bu defa canı pahasına düşman üstüne atılan Mustafa Kemal ve Mehmetçik ile karşılaştı.

Çanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı’nın tarihini değiştirmişti; Mustafa Kemal’in askeri dehasıyla biçimlenen olağanüstü komuta yeteneği ise önce savaşın, sonra da Türk ulusunun kaderini değiştirdi. Alman General Liman Von Sanders’in kestiremediği, ihmal edilmiş stratejik önemdeki yerlere dikkat ve ağırlık vermiş, askerlerini cesaretlendirmiş, kendisi de savaşın tam göbeğinde ölüme meydan okumuştu.

Mustafa Kemal, 8/9 Ağustos 1915’te, “Anafartalar Grup Komutanlığı” görevine getirildi. Böylece, Sakarya Meydan Savaşı’nda tam olarak durdurulacak, 1683 Viyana Bozgunu’ndan beri genel olarak devam eden geri çekilmeye karşı ilk etkili büyük direniş gösterildi. Asırlardır toprak kaybeden, son dönemde iyice aşağılanan Osmanlı Devleti’nin onurunu kurtarmak üzere verilen bu büyük mücadele ile yaratılan beklenmedik etki, sömürgecilere karşı bir simgeye dönüştü. Elde edilen bu zafer, tıpkı Mustafa Kemal’in dediği gibi dağılmak üzere olan Osmanlı İmparatorluğu’ndan bir “Türk yurdu” çıkarmadaki kararlılığın adeta mil taşı halini alacaktı. Mustafa Kemal ve Mehmetçik canını hiçe sayarak düşmana hücum ederken bir tek şeyi çerçeveledi: Vatan bölünmez bir bütündür. İşte gerçek çerçeve budur!

Anafartalar Zaferi, tarihin duvarına asılan değişmez çerçevedir. Kıyas kabul etmez. Emperyalizmin çelikten donanmalarına karşı vatanseverlerin aşılmaz iradesinin, dökülen kanının, terinin, gözyaşının zaferidir. Kemalyeri’nde yeniden doğan Türk ulusunun varoluş çerçevesinin çizildiği yerdir, zamandır. Eğer bu zaferden bir çerçeve yasa çıkarılacak olsaydı şu iki madde her şeyi özetlerdi:

Madde 1: Gerçek Çerçeve Kanla Yazılır

“Vatan sınırları namustur. Gerçek çerçeve, vatan sınırları için dökülen kanla, verilen canla, ödenen bedelle çizilendir. Kimse bu sınırları başka çerçeveler içine alamaz.”

Madde 2: Vatan Savunmasında Zamanaşımı Yoktur

“Bu kanunla, 10 Ağustos 1915 sabahı saat 04.30’da zaman sonsuza dek dondurulmuştur. Anafartalar’da atılan her adım, gelecekteki nesillerin özgür nefes alabilmesi için peşinen ödenmiş vergidir. Bu topraklara göz diken herkes, Türklerin vatanlarından sürülemeyeceğini, düşmanlığın bedelsiz olamayacağını bilmelidir.”

Truva atlarının ayak izleri

Unutulmasın ki; o gün Anafartalar’da canla, kanla çizilen ulusal çerçeveye atılacak her çentik, onu aşındırmaya yönelik her adım Anadolu’ya giremeyen işgalcilere, sömürgecilere içeriden destek vermektir; geleceğimizi taşıyan Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına, ulusun birlik ve beraberliğine doğrudan kastetmek demektir.

Teröristlerin affedilmesinin ardında sömürgecilerin niyetlerini okumamak olanaksızdır. Anafartalar ruhu, Türk ulusunun tarihini ve talihini, geçmişini ve geleceğini yansıtan direnişin ta kendisidir ve emperyalistlere karşı tarihteki yerini almıştır. Aynı ruhtan kesilmeyen diğerleri ise daima Sevr ile anılacaktır.

14/08/2026

Feridun Andaç

Tekinsiz bir dilin çağrısı

Slavoj Žižek okumalarımda sıklıkla sorduğum soru şudur: Dünyanın seyri nereye gidiyor; bu gidişatı nasıl okumalıyız? Onun da sorduğu ve sorguladığı sorulara eşlik eden kendi sorularım da ister istemez yeni bir dilin çağrısını getirip önümüze koyuyor.

Žižek bir yerde şunu söyler: “İlk terk etmemiz gereken şey, insanların küresel ve doğrusal bir ilerleme içinde olduğu fikridir.”* Gelişim denen şey, çoğu zaman böyle bir ilerleme algısına ve bakışına dayanır. Doğrusallık her zaman onaylanabilecek bir şey değildir.

Cumhuriyetin asıl kırılma noktası, Demokrat Parti’nin 1950’de iktidara geliş sürecinde başlar. Yani çok partili yaşama geçiş, toplumu bir anda dönüştüremediği gibi, Cumhuriyet idealleri yeksenak olurken; toplumun buna hazır olamadığı çok partili siyaset ayrışmayı ve toplumsal çözülmeyi hızlandırdı.

“Gelecek Cumhuriyettir” diye adlandırabileceğimiz ideolojik ve iktisadi yapılanmanın çok uzağına düşülmüş, “doğrusal demokrasi” safsatası da rafa kaldırılmıştır.

Batı merkezli değil, giderek ABD merkezli bir siyasetin adım adım inşa sürecine girilmiştir. DP dönemi, tarikat ve cemaatlerin yeniden gün yüzüne çıkmalarına olanak sağlamıştır.

“Soğuk Savaş” politikalarının uygulayıcısı ülkeler arasında yer alan Türkiye, “komünizm”i bir tehlike gibi göstererek her türlü baskı ve korku ikliminin yaratılabileceği bir zemini hazırlamıştır.

Bu aslında DP’ye verilen bir görevdir. Tıpkı bugün AKP’ye verilen görev gibi.

DP’nin iktidar edilmesi, Cumhuriyeti kesintiye uğratma hamlesiydi. AKP ise bu halkayı tamamlayan siyasi bir projedir.

İlkten siyasi barbarlığı gösteren bir süreç yaşatıldı ülkede. 1960’lardan 1980’lere uzanan süreç bunun bir “prova”sıdır.

1980 ve 2000’lerin başı ise projenin hem siyasi hem de ekonomik inşa dönemini oluşturur.

Bugünün Türkiye’sinde yaşananlar, işte o “siyasi barbarlık”ların sonucudur.

Günümüz dünyasının gidişatına baktığımızda, Žižek’in şu tespitine katılmamak mümkün değildir: “Rusya ve Çin, tüm yaşam biçimlerinin eşit şekilde bir arada var olacağı ve Batı’nın sömürgeci ekonomik ve ideolojik egemenliğinden nihayet kurtulacağımız yeni çok merkezli bir dünya düzeninin savunucuları olarak kendilerini takdim etmeye bayılıyor.”

ABD ve Batı karşısında Rusya ile Çin’i başka bir merkeze oturtmak çok da doğru gelmiyor.

Şu bir gerçek ki her alanda “kutsal ittifak” çağı geride kaldı.

ABD ve İsrail saldırıları karşısında İran’ın savunma gücü ve siyasi duruşu Ortadoğu’da dengeleri değiştirebileceği gibi; Türkiye’nin de bu “yeni merkez” içinde nerede duracağını da belirleyecektir.

İşte bu dönemeçte Žižek’i, öncelikle bu kitabı yeniden okumak, ilerlemenin “Neresindeyiz” sorusuna yeni yanıtlar aramamız için bir kılavuz niteliğindedir.

“Biz” ve “öteki” ayrımını egemen kılarak inşa edilen siyasal ve küresel salgının bir parçası. Ülkeler adeta bu paradigmaya göre yeniden inşa ediliyor.

“Arap Baharı” safsatası böyle başladı. Hedeflenen yeni ülkenin başına gelenler ortada.

Bir yanda ulusal kimlikler zayıflatılırken öte yanda etnik ve din savaşları körükleniyor. Ortak müşterekler yok ediliyor. Ama İran gerçeğinde, hegemonik güçlerin stratejik ortaklıkları yerle bir olurken beklenmeyen bir “güç”ün varlığıyla karşılaşmaları, dünyanın bundan böyle kaç kutuplu olabileceği üzerine kafa yormaya başlayacakları bir süreci başlattı.

“Yeni sömürgecilik” zihniyeti, yeni ittifaklara gitmek yerine kendi düşüşlerini önleyebilecek stratejilerin peşindeler artık.

ABD’nin Çin’le dansı, Rusya’nın pusuda beklemesi, Hindistan’ın ikiyüzlü politikası ve Japonya’nın pastadan pay alma derdi.

Ve Türkiye’nin kendi içindeki açmazı. Mevcut iktidarın, Cumhuriyetle savaşı kendi yıkımını getireceği gibi, stratejik ortaklarını da hayal kırıklığına uğratacaktır.

ABD ve İsrail’le alışveriş içinde olan mevcut iktidar; önündeki engelleri kaldırabilmek için elindeki devlet erkinin bütün olanaklarını kullanarak siyasi vandallıklarını sürdürmekte.

“Mutlak butlan” davası bunun yalnızca görünen bir yüzüdür.

AKP iktidarı, devlet aygıtlarını kendi siyasi ikbali için araçsallaştırarak yalnızca siyaseti yozlaştırmıyor; toplumu da ayrıştırıyor. Yaşattığı bu “derin süreç”i de “demokrasi” diye yutturuyor.

Siyasi yozlaşma ve çürümenin yaşandığı bu ortamda toplumsal huzursuzluk, ekonomik çöküşle birlikte daha da artmaktadır. O sessiz yığınların öfkesi, ilerleme ve gelişme vaatlerine artık inanmama sınırına dayanmıştır.

Mevcut iktidar, “utanç”ını balçıkla sıvamakta, birtakım bilançolarla; halkı aldatmaya devam etmektedir.

Sonuçta Žižek’in şu sözleri üzerine bir kez daha düşünmekte yarar var sevgili okurum:



“Dikkatimizi kapitalist yozlaşmadan ve otoriter iktidardan uzaklaştıran sahte canlı kuşa alkış tutarken, sandıklara gizlenmiş ezilmiş kuşların sayısını azaltmaya ihtiyacımız var.”

ABD ve Batı’nın ikiyüzlü siyaseti karşısında, Türkiye’nin İran’la ittifak kurması gerekirken ABD ve İsrail’in değirmenine su taşıması DP döneminden beri inşa edilen bir siyasetin sonucudur.

“Yeni sömürge” zihniyeti bunu istiyor: Kendisine uydu kıldığı ülkelerden, daha doğrusu kendisine “taşeron ülke” arayan ABD ve ittifakları, bu egemenliğe karşı direnen ülkelerden bir gün elbette derslerini alacaklardır.

“Örtülü demokrasi”nin ne tür safsatalar ürettiğini, muhalefetsiz bir Türkiye gerçeğinde günbegün yaşayarak görüyoruz.

Üstüne üstlük kendisine “muhafazakârlık” “Yeni Osmanlıcılık” kisvesi biçen mevcut iktidar; küresel güçlerin ellerine verdiği reçeteyle ülkenin kadim geleneklerini, tarihini, ve kültürel değerlerini adım adım yok etmektedir.

“Gerçek Cumhuriyet AKP’yle geldi” diyenlerin, ülkemizin son yirmi beş yıllık yakın tarihini iyi okumalarını dilerim.

Cumhuriyet devrimi 1923’te başladı; 1933’te, ilk dönemecinde neler yapabildiğini gösterdi. Ama “kökten bir devrim” yapabilecek kadroları da işte o süreçte yetiştirmeye başlamışken, bir anda kesintiye uğratıldı.

İşte bu noktada dönüp Slavoj Žižek okumasının neden gerekli olduğunu da burada hatırlatmak isterim. Özellikle de “İlerlemeye Karşı” tam da bugünün kitabıdır demek isterim.

-

* İlerlemeye Karşı, Slavoj Žižek; Çev.: Barış Gönülşen, 2026, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., 110 s.

Address

Bolu

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when BoluCumok posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Organization

Send a message to BoluCumok:

Shortcuts

Share