Arkipel

Call Directions Contact the organization

Arkipel “bütün kültürlerin kıyısındayız”
ayvalık ve ege 🌀 güncel ve sanat
kürasyon 🪄

“Hayat Altı”, bu yaz başında Bergama-Soma-Ayvalık üçgeninde gerçekleşen “Çelişkiler, Olasılıklar ve Ütopyalar Arasında” ...
04/10/2026

“Hayat Altı”, bu yaz başında Bergama-Soma-Ayvalık üçgeninde gerçekleşen “Çelişkiler, Olasılıklar ve Ütopyalar Arasında” projesi kapsamında, Ayvalık’ta yaşayan ve üreten sanatçı TUNCA’nın, Soma’nın maden coğrafyasından hareketle ürettiği mekâna özgü bir yerleştirme.

Ayvalık’ta çok duyduğumuz “hayat altı”, Ege konut mimarisinde üstü açık veya yarı açık avlu/teras bölümünün altındaki kapalı, gölgeli ve serin yaşam alanlarına verilen isim.

Madencilerin göçük anlarında hayatta kalabilmek için ahşap bloklardan kurdukları sisteme de “domuz damı” deniliyor.

TUNCA’nın “Hayat Altı” yerleştirmesini, Soma’da yaşanan son maden faciasının ardından hatırlamak, hatırlatmak istedim. Domuz damından yola çıkan “Hayat Altı”, yeraltında hayatı sürdürmenin kırılgan araçlarını ve enerji üretiminin ardındaki emeği görünür kılan bir eser.

Yerleştirmenin kurulumu ise aynı ocaktan maden işçileri Ömer Akkabak ve Yıldıray Yılmaz’ın emeğiyle yapılmıştı.

Şimdi Soma’da beş madenci daha öldü. Ne kadar üzülsek, o kadar ölenleri yine ve hep unutacağız.

Bir sanat eserinin gerçeği anlatması başka, gerçeğin eserin önüne geçmesi çok başka. “Hayat Altı” yalnızca bir yerleştirme değil, bence bir anıt idi aslında. Soma’nın hâlâ kapanmamış bir yarasının, yeraltında sürdürülen ve yitirilen hayatların ve “enerji dönüşümü” dediğimiz şeyin bedelini aslında kimlerin ödediği sorusunun karşısında sapasağlam duran bir anıt.

Önümüzde ise hâlâ aynı ihtimal eşikleri var. Ama başka türlü bir enerji, başka türlü bir hayat mümkün mü soruları, en nihayetinde yine ve hep cevapsız kalıyor. Ve herhalde bu hayatta bizim büyük -ve ortak- çaresizliğimiz de bu döngünün içinde yaşamaya çalışmak: Biliyoruz, görüyoruz, ölüyoruz, üzülüyoruz, öfkeleniyoruz. Sonra her şey geçip gidiyor ve hayat devam ediyor.

HAYAT ALTI*, 2026 | TUNCA
Mekana Özgü Yerleştirme
2026
Odeon Pergamon, Bergama

*Fotoğrafların bir kısmını ben çekmiştim, en iyileri de tabii ki sevgili Yücel Yücel Kurşun ⭐️

Tunca Subasi Çelişkiler, Olasılıklar Ve Ütopyalar Arasında Odeon Pergamon Kültür Sanat Alanı

Herkes yasını ayrı tutuyor…Sevgili Turgut’un Arif Abi’nin desenlerine yazdıkları bir kitapta derlenmiş, kitap basılmış v...
26/09/2026

Herkes yasını ayrı tutuyor…

Sevgili Turgut’un Arif Abi’nin desenlerine yazdıkları bir kitapta derlenmiş, kitap basılmış ve yakında bizlerle, ne güzel!

📙 “BUNLAR DA HAİKU DEĞİL ARİF ABİ”

30 Eylül’de Nerrantsula Leguin sunumuyla gerçekleşecek imza günü ve söyleşi tabii ki Şeytan’ın Kahvesi’nde, 18:00’de.

Arif Buz Turgut Baygın ⭐️

1897’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bağlı Galiçya’da doğar ve Bukovina’da varlıklı babasının yönettiği büyük b...
20/09/2026

1897’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bağlı Galiçya’da doğar ve Bukovina’da varlıklı babasının yönettiği büyük bir çiftlikte büyür Wilhelm Reich. Babası Leon, zengin olduğu kadar otoriter, kıskanç ve sert bir adamdır. Wilhelm ise -tabii ki- annesi Cecilia’ya çok bağlıdır. Evde eğitim görüyordur ve eve sık sık öğretmenler gelmekte, hatta bazıları aileyle birlikte yaşamaktadır.

Çiftlikte, aile üyeleriyle öğretmenlerin birbirine karıştığı bu kalabalık ve iç içe hayatın içinde büyüyen Wilhelm, daha çocuk yaşta cinsellikle ve bedenin doğal halleriyle karşılaşır. On iki yaş civarında, annesinin evde yaşayan öğretmenlerden biriyle ilişkisini fark eder, hatta geceleri onları gizlice izlemeye başlar. Kıskançlık, hayal kırıklığı ve korkuyla baş edemeyen genç Wilhelm, sonunda bu ilişkiyi babasına söyler.

Aile içinde yaşanan kriz büyür, büyür, büyür ve kısa bir süre sonra annesi intihar eder. Cecilia, evde kullanılan bir dezenfektan olan Lysol’ü içerek hayatına son vermeye çalışır ve günler süren büyük acıların ardından ölür. Wilhelm tüm sürece şahit olur. Dört yıl sonra babası da ölür, resmi ölüm nedeni tüberkülozdur. Ancak Reich’ın daha sonraki anlatılarında, babasının kendisini soğuk suya ve kötü hava koşullarına bilerek maruz bırakıp hastalığını ağırlaştırdığı ve ölümünü bir tür yavaş intihara dönüştürdüğü düşüncesi de yer alır. On yedi yaşındaki Wilhelm, bir anda hem yetim kalır hem de babasından kalan büyük çiftliğin sorumluluğunu üstlenir.

Reich, yıllar sonra Freud’un çevresine girer. Onun öğrencileri ve çalışma arkadaşları arasında yer alır. Zamanla Freud’la ilişkisi bozulacak, sonunda psikanalitik çevreden kopacaktır. Psikiyatri tarihinin en radikal isimlerden biri olarak 1933’te faşizmin yükselişini anlamaya çalışırken Reich, yazdığı kitabın bir bölümünün başlığını şöyle koyar:

“Faşist Toplumun İlk Hücresi Olarak Otoriter Aile”

Bu aralar sıkça duyduğumuz o “aile” ve “güvenlik” kelimelerine, Reich’ların çiftliğindeki çitlerin hemen arkasından bakmanın zamanı şimdi belki de. Wilhelm, 1930’larda faşizmin kitle psikolojisini incelerken, otoriter rejimlerin sokaklardan ya da parlamentolardan önce nerede kök saldığını arıyordu. Vardığı yerlerden biri aileydi.

Kendisi de iki çocuk babası olan Reich’a göre otoriter aile, büyük otoriter yapının toplum içinde yeniden üretilmesinde merkezi bir yere sahipti. Yani bizim “toplum” dediğimiz şeyin içinde küçük güzeldir ama sinsi de: topluma fırlatılmış en küçük ve en kusursuz faşizan hücre. Babanın mutlak otoritesi, annenin bu otoriteyi gündelik hayatın içine taşıyan ve çoğu zaman onu sevgi, fedakârlık ve koruma diliyle görünmez kılan rolü, ceza, kayıtsız şartsız itaat beklentisi ve “dışarıdaki tehlikelerden koruma” vaadi… İktidar, bireyden önce o küçük evin salonunda hizaya sokuyordu ruhları.

Bugünlerde muhafazakâr sınırları tahkim eden operasyonların ortasında gezinirken, Reich’ın bahsettiği o mikro-iktidarı hatırlamamak imkânsız. Çünkü ne zaman bir rejim "aileyi korumaktan" bahsetse, aslında korumak istediği şey sevgi değil, sığınak kılığına girmiş hiyerarşi. Ve çünkü ne zaman bu rejim “aileyi korumaktan” bahsetse, belki de ilk sormamız gerekenler şunlar: Aileyi kimden koruyoruz? Ve aileyi kim tarif ediyor?

Seçimlerin, hayal kırıklıklarının ve giderek daralan yaşam alanlarının ardından bizleri bir araya getirecek kamusal alanlar tarumar edildikçe, herkes kendi küçücük sığınağına, kendi "kutsal" duvarlarının arkasına çekilmeye zorlanıyor. Devletler, toplum olabilme ihtimalimizi elimizden alıp bize teselli ödülü olarak -otoriter ya da değil- "aileyi" veriyor: “Toplum yok, aile var. Güvendesiniz.”

Oysa içeriye kapandıkça çürüyen, dışarıyı düşmanlaştırdıkça kendi içindeki şiddeti kutsallaştıran bir yapı bu. Tıpkı Schopenhauer’ın kirpileri gibi, soğuktan donmamak için sığındığımız o çitlerin içinde, birbirimize batan okları “sevgi” sanmaya zorlanıyoruz. Toplumlaşma yetisini kaybetmiş, dayanışmayı unutmuş ve yalnızlaştırılmış kitlelerin son sığınağı ilan edilen "kutsal aile", böylece itaat üretmenin en küçük fabrikasına dönüşüyor.

Sınırları devletler tarafından çizilen, ne konuşup nasıl yaşayacağımızın denetlendiği bir evde ise güvenlik ile itaat arasındaki çizgi giderek siliniyor ve biz, iyi idare edilen birer tebaa adayına dönüşüyoruz.

İki insan arasındaki ilişkiden başlayıp en küçük kuruma, yani aileye kadar sızan ve oradan bütün topluma yayılan o iktidar zincirinin ortasındayız. Duvarları yükseltmek bizi korumuyor, içerideki kokuşmuşluğu gizlemeye yarıyor.

Sadece tahammül sınırlarımızı değil, özgürlük sınırlarımızı da yeniden hatırlamak dileğiyle.

*Görseller Arkipel arşivi ve çeşitli galeri ve diğer websitelerinden derlenmiştir. Bir kısmını da yapay zekayla düzenledim. Uyaran olursa kaynak bilgilerini eklerim. Görsellerin kimisi pek alâkasız görünse de aslında en alakasız görünen bile konuyla çok alakalı.



*📸 3 yaş Wilhelm, 1900 (Wikimedia)

*📸 1928, Wilhelm Ailesiyle: İlk eşi Annie Pink ve kızları Eva ile Lore (Wikimedia)

*Eserler: Gülçin Aksoy, Aile, Yerleştirme, 2017 (🥀) - Nur Koçak, Annem, Babam, Ablam ve Ben 1, 1980-1983 - Şükran Moral, Evli, Üç Erkekli, Performans, 1994 (Roma) - 2010 (Mardin) - CANAN, Görmedim, Duymadım,Bilmiyorum, Fotoğraf, 105x140, 2003 - Neriman Polat, Babaevi Apartmanı Sergisi, 2008 - Nil Yalter, Topak Ev, 1973 - Louise Bourgeois, The Destruction of the Father, 1974 - Füsun Onur, Bebek Evi, 1970’ler - Louise Bourgeois, Maman, 1999 - Laurie Simmons, Walking House, 1989 - Martha Rosler, Semiotics of the Kitchen, 1975 - Marisol Escobar, The Family, 1962 - Gözde İlkin, Vaziyet Planı, Devrik Ev Serisinden, 2017 - Güneş Terkol, Ailesini Kafasında Taşıyan Adam, Kumaş Üzerine İşleme, 190x85 cm - Catherine Opie, Domestic, 1995–98 - Eda Çekil, Aile Albümü Sergisi, 2021 - Mona Hatoum, Homebound, 2000 - İnci Eviner, Harem, 2009

15/09/2026

Sadece afişinde değil, festivalin görsel dünyasında da Arif Buz’un (1957-2022) resimleri var. Bu sebeple bu harika “canlandırma” burada da dursun ⭐️

Ayvalık’ın sokaklarını, insanlarını, gündelik hayatını kendi dünyasından geçirerek resmeden Arif Abi, şimdi başka bir hikâyenin içinde yeniden karşımıza çıkıyor. O’nun resmi karşımıza ne zaman çıksa, sanki Ayvalık’tan bir şey yeniden yerine oturuyor 🖤

Arif Buz Ayvalık Uluslararası Film Festivali Seyir Derneği

12/09/2026

Son okeyler 🎲

Ayvalık Şirinkent
12 Eylül 2026

BEN: Sence Arkipel seksenlerde nasıl görünürdü? CHATGPT: Sanat, tasarım, müzik ve gündelik hayatın birbirine karıştığı, ...
07/09/2026

BEN: Sence Arkipel seksenlerde nasıl görünürdü?

CHATGPT: Sanat, tasarım, müzik ve gündelik hayatın birbirine karıştığı, biraz bohem ama entelektüel bir mekân olurdu. Ayvalık bağlamında düşününce kafamda şöyle bir görüntü oluşuyor: ⬆️⬆️⬆️

BEN: Peki ya mimarisi, ortamı nasıl olurdu?

CHATGPT: Bence Arkipel’in mimarisi de sergilemenin bir parçası olurdu. Ortada çok az mobilya, eski bir ahşap masa, birkaç farklı sandalyeden oluşan uyumsuz bir takım, metal bir raf, daktilo, plakçalar, üst üste konmuş sergi katalogları…

Sadece “sergi açılan yer” olmazdı. Mekânın yarısı sergi, yarısı “kimsenin tam olarak ne olduğunu bilmediği kültürel bir buluşma noktası” olurdu! 😅😂🤣

Bir köşede bir ressam çalışıyor, diğerinde biri serigrafi basıyor, başka bir masada birileri konuşuyor. Belki Yunan müziği, caz, new wave, deneysel elektronik, Anadolu rock… Ve bir tarafta sürekli sigara içen üç kişi sanat tartışıyor!😄🤭🤣

BEN: Logosu farklı mı olurdu peki?

CHATGPT:

ARKİPEL
SANAT / KÜLTÜR / YAYIN

Muhtemelen böyle daktilo karakterli veya fotokopi estetiğinde bir kimliği olurdu. Afişler de kötü fotokopi + kırmızı mürekkep + siyah tipografi + elle kesilmiş fotoğraf + daktilo yazısı. Bir serginin duyurusu şöyle görünürdü:

ARKİPEL
RESİM / FOTOĞRAF / MÜZİK
22 EKİM — 20.00
CUNDA / AYVALIK

Ve altında telefon numarası ama dükkânın.😄

Bugünkü Arkipel’in ruhunun 1980’lerdeki karşılığı bence böyle olurdu. Şimdi arşivlediğin çoğu şeyin o zaman henüz yaşayan gündelik hayatın kendisi olurdu. Yani bence seksenlerdeki Arkipel’in mottosu şuna yakın olurdu: “sanatı sergilemekten çok, sanatın içinde yaşamak.”

BEN: Peki sence ben nasıl görünürdüm?

CHATGPT: 😂😂 Bence böyle görünürdün ⬆️⬆️⬆️ Yani fotoğraftaki enerjin tam olarak şöyle:

“İlk baskı da ikinci baskı da bitti… Üçüncü baskıya geçiyoruz arkadaşlar.”

Yüzündeki ifade de “Ben size demiştim, bu kitap tutacak.” ifadesi. 😅

Hatta o fotoğrafın altına kitabın hakkında seksenler usulü şöyle yazardı:

AYVALIK’TA SANAT YAPMAK
Bir türlü vazgeçemeyenler için
ARKİPEL YAYINLARI
3. BASKI
Ayvalık / Cunda — 1984

😂 Ve sen de mekândaki birilerine gayet doğal biçimde şöyle diyor olabilirdin:

“İlk ikisini kaçırdınız, bari bunu alın.” 😂😂🤣

Bugünkü Hayrettinpaşa Mahallesi’nin (eski Agias Triada mahallesi), 13 Nisan Caddesi tarafına uzanan taş sokaklarında yür...
06/09/2026

Bugünkü Hayrettinpaşa Mahallesi’nin (eski Agias Triada mahallesi), 13 Nisan Caddesi tarafına uzanan taş sokaklarında yürürken, No: 71’in (eski 112) önünde durursanız yalnızca restore edilen eski bir Ege konutunu değil, 18 yaşına bastığı günlerde bu evin bodrumunda saklanan ve pencerelerinden mahallesinin sürgününü izleyen İlias Venezis’in (Mellos) hafızasını da görebilirsiniz, belki. 📸 1-2-3-4-5-6

İleride Yunan Modern Edebiyatı’nın öncülerinden olacak Venezis, 1922’de tutuklandıktan sonra, şimdiki sahil yolundaki Ayazma Butik Otel olarak kullanılan tarihi karakol binasında, tam 45 gün hapsedilmişti (📸 7)

Annesi parmaklıklara tutunup “İlia! İlia!” diye ağlarken, kendisi 3.000 kişilik gruptan sağ çıkan 23 kişiden biri olacağı o zorlu amele taburu yolculuğuna, doğup büyüdüğü kasabasından çıkarılmıştı.

Yıllar sonra Venezis, kendisine verilen esir numarasından adını alan “Numara 31328 / Το Νούμερο 31328” ve çocukluğunun Ayvalık’ına yaktığı ağıt niteliğindeki “Eolya Toprağı / Αιολική Γη” kitaplarıyla Ege’nin bu yakasını edebiyata kazıdı. (📸 8-9)

1938’de ise unutamadığı gençlik aşkı ve kendisi gibi Ayvalıklı olan Stavritsa Molyviatis ile Atina’da evlendi. Hiç olmazsa aşk hayatında buruk ama mutlu bir son yaşadığına sevinebilir insan 🧡 📸 10

Bu öykünün en ilginç düğüm noktalarından biri ise 1961 yılına uzanıyor.

Otuzlu yıllardan altmışlara, birlikte Anadolu’yu gezerek arşivleyen Fransız tarihçi ve arkeolog Louis ve Jeanne Robert çifti, meğer Ayvalık’a da uğrarmışlar. Anadolu’dan İstanbul’a dönüş güzergâhında Ayvalık’ı da bir durak yapmaya karar veren Louis ve Jeanne, bu gezilerinde arşiv çalışmaları yanı sıra kasaba ve civarının belirli noktalarının fotoğraflarını da çekmişler. Sonra bu fotoğrafları, o dönem Atina’da yaşayan ve doğduğu topraklara hasret kaldığını bildikleri dostları Venezis’e bir mektupla göndermişler. 📸 11-12-13-14-15-16-17

Düşünün, doğduğunuz şehirden ayrılalı yaklaşık kırk yıl olmuş ve bir gün arkadaşlarınızdan 1961 Ayvalık’ının fotoğrafları geliyor!

Venezis 1931’de Atina’ya yerleşmiş, gençken sürgüne gönderildiği Midilli’nin Eftalou sahilindeki yazlık evini de 1965-1966 arası dönemde yaptırmış. Yazlığında yıllarca karşı kıyıyı seyretmiş, seyrettikçe de Ayvalık’a efkârlanmış. Zaten Eftalou’yu seçmesinin nedeni burasının adanın, Ayvalık’ı ve arkasındaki Kaz Dağları’nı karşıdan en net gören noktalarından biri olmasıymış. Yani efkâr dediysem, bin dalgalık bir ikametgâh seçimi…

Robert’ların mektubunun yarattığı hissi hatıralarında şöyle dile getiriyor Venezis:

“Onların üzerine büyük bir duygu ve heyecanla eğiliyorum. Elli yıl sonra, çocukluğumu hatırlamaya, oraları yeniden tanımaya çalışıyorum…”

Venezis 3 Ağustos 1973’te Atina’da öldüğünde, vasiyeti üzerine Midilli’nin Molyvos’unda, Anadolu’ya ve doğduğu topraklara bakan bir mezarlığa gömülmüş. Hayatı boyunca özlediği Ayvalık’a, hayatının sonunda yine karşı kıyıdan bakarak yatmayı seçmiş. Mezar taşına ise vasiyeti üzerine adını değil de aradığı şey yazılsın istemiş: ΓΑΛΗΝΗ — Galini. Huzur, sükûnet, dinginlik.

Bu karşılaşmanın ağırlığını, Çamlık’ta, Ayvalık’ın dar sokaklarında ve eski gümrük meydanında dolanırken biz hissedemiyoruz tabii. Ama Venezis eserlerinde, bu kıyıların ve insanlarının hikâyesini bir mübadilin iç sızısıyla satırlara dökerken, kentin taşlarına sinmiş o ruh bugün de yaşamaya devam ediyor. Acılı ve ahlı bir memleket daha burası.

Dün kısa bir Ayvalık çarşı turu sonrası eve dönüşte yolumu Venezis’in evi ve çocukken oynadığı sokaklara düşürdüm. Yapı birkaç sene önce restore edildi. Evin eski hali, evet, belki yıkılmak üzereydi ama çok güzeldi. Geçmişin ruhu sanki hâlâ çöken çatısında, eskiyen boyasındaydı.

Önceden ara sokaktaki duvarında buranın İlias Venezis’in doğduğu ev olduğunu ve yaşadığı yılları belirten bir plaket de vardı diye hatırlıyordum ama eski fotoğraflara baktım, göremedim. Yenilenen evin de duvarlarında herhangi bir bilgi yok. Yapının geçmişini bilen biliyor ya da Google Maps’ten bakan buluyor.

30 Ağustos’tan kalma dev 🇹🇷 bayrağın dalgalandığı cephesini, kapısındaki detayları, hemen yan evin kapısıyla arada kalan su taşını, pencerelerini, poyrazda uçuşamayan perdelerini, yan sokağa doğru kotu iyice düşen bodrum pencerelerini, evi çevreleyen sokakları derin bir iç sıkıntısıyla uzun uzun inceledim.

Macaron’da bir gazoz molası verip Aya Triada’ya doğru yürürken, kedi ve kapı fotoğraflarıyla yavaşlayan adımlara dilerim bu edebî akrabanın ayak izleri ve Robert çiftinin vizöründen yansıyan o eski Ayvalık da eşlik etsin.

Belki bir gün o hayalet plaket ait olduğu duvara geri döner ve bellek, mekânla yeniden buluşur.

📍Venezis’in Evi: Hayrettinpaşa Mah., 13 Nisan Cd. No:71 Ayvalık
📍 Venezis’in Hapsedildiği Eski Karakol Binası: Ayazma Butik Otel, Gazi Kemalpaşa mah. Atatürk blv. No: 84 Ayvalık

*📸 18-19-20 Jeanne ve Louis Robert Anadolu gezileri sırasında
* Bu hikâyenin izini sürerken farklı kaynaklarda birbirine eklenen parçaları bir araya getirmeye çalıştım. Görsel ve bilgileri derlerken FB Cihat Teker’le Ayvalık Tarihi grubundan, Hayri Kaan Köksal’ın blog yazılarından, Académie des Inscriptions et Belles-Lettres, Fonds Louis Robert ve Akademi of Athens dijital kütüphanelerinden de yararlandım.

1940’ın 30 Ağustos Zafer Bayramı Ayvalık Belediye Bandosu, Ayvalık Parkı’nda, Ayvalık halkına konser veriyor ⭐️*Görsel v...
30/08/2026

1940’ın 30 Ağustos Zafer Bayramı

Ayvalık Belediye Bandosu,
Ayvalık Parkı’nda,
Ayvalık halkına konser veriyor ⭐️

*Görsel ve bilgiler: FB Cihat Teker’le Ayvalık Tarihi Grubu

Kayra Atasoy’un adını Ayvalık’ta ilk kez 2021’de, Kraft Ayvalık’ta açılan Blame the Youth sergisiyle duymuş olabilirsini...
27/08/2026

Kayra Atasoy’un adını Ayvalık’ta ilk kez 2021’de, Kraft Ayvalık’ta açılan Blame the Youth sergisiyle duymuş olabilirsiniz. Gençliğin, özgürlüğün ve kendine ait bir alan yaratma arzusunun peşinden giden bu seri, rave kültüründen günümüz gençlik hayatının görünmeyen yüzlerine, pandemiyle değişen sosyalleşme biçimlerinden bireysel özgürlük arayışına uzanıyordu. Kayra’nın kamerası, çoğu zaman görülmeyeni ve hakkında konuşulmayanı kayda alıyordu.

Aradan geçen yıllarda, sanatçı Budapeşte’de yaşadığı ve ürettiği bu dönemde, gençlik ve kimlik meselelerinin yanına göç, aidiyet, yer değiştirme ve “ev” duygusunu ekledi. 2025’te Artpil’in 30 Under 30 Women Photographers seçkisinde yer aldı ve Dazed’in Spotlight seçkisinde de çalışmalarını kişisel hikâye ve belgesel anlatı arasında kuran bir fotoğrafçı olarak öne çıktı.

Şimdi ise, Ayvalık’taki ilk sergisinden beş yıl sonra, hikâye Tokyo’ya uzanıyor! Sanatçı, 17–27 Ekim 2026’da Tokyo’da gerçekleşecek Ephemere Photo Fest 2026’nın Photobook Dummy Masterclass programına seçildi. Anne Murayama ve Junko Kaisato tarafından yürütülecek beş günlük masterclass, seçilen yalnızca 6 sanatçıya kendi fotoğraf projelerini bir fotokitaba dönüştürme ve festival kapsamında sunma imkânı veriyor. Festival duyurusunda “Love Could Stay in the Body” çalışmasıyla da yer alan Kayra, Türkiye’den seçilen tek sanatçı!

Tebrikler Kayra 🖤 Kayra

*Bio >>> 👉🏼👉🏼👉🏼

Kayra Atasoy (1998, Türkiye)

Belgesel ve kişisel pratik arasında çalışan bir fotoğrafçıdır. Anadolu Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü mezunudur. Son altı yılını Budapeşte’de yaşayıp çalışarak geçiren Atasoy, bugün Türkiye’de üretimlerini sürdürmektedir.

Fotoğraf pratiğinde aidiyet, kimlik, göç, yakınlık ve kaybolma korkusu gibi temalara odaklanan Atasoy, kişisel deneyimlerle toplumsal dönüşümler arasındaki ilişkiyi araştırır. Gençlik kültürü, bireysellik, topluluk ve “ev” fikri çalışmalarının öne çıkan eksenleri arasındadır. İlk sergisi Blame the Youth (2021), günümüz gençlik ve rave kültürünün görünmeyen alanlarına, özgürlük arayışına ve pandemiyle dönüşen sosyalleşme biçimlerine odaklanmıştır.

Atasoy’un çalışmaları Dazed, NR Magazine ve KALTBLUT Magazine gibi uluslararası yayınlarda yer almıştır. 2024’te Women Photograph üyesi olmuş, 2025’te ise Artpil’in 30 Under 30 Women Photographers seçkisinde yer almıştır.

Fotoğraf pratiğinde belgesel anlatıyı kişisel hafıza ve görsel hikâye anlatımıyla birleştiren Atasoy, çalışmalarını aynı zamanda fotokitap ve uzun soluklu projeler üzerinden geliştirmektedir. Love Could Stay in the Body adlı çalışmasıyla 2026 Ephemere Photo Fest kapsamında, Tokyo’da gerçekleşecek Photobook Dummy Masterclass programının seçilmiş katılımcıları arasında yer almaktadır. Masterclass, Anne Murayama ve Junko Kaisato tarafından yürütülecektir.

YILMAZ GÜLTEKİN VE AYVALIK’IN SESSİZ SANAT TARİHİSahaflardan aldığımız kitaplar, çoğu zaman sadece kitap olmuyor. Yazarı...
21/08/2026

YILMAZ GÜLTEKİN VE AYVALIK’IN SESSİZ SANAT TARİHİ

Sahaflardan aldığımız kitaplar, çoğu zaman sadece kitap olmuyor. Yazarı, yılı, editörü, yayıncısı yanı sıra kapağındaki leke, sayfaları arasında unutulan bir resim, ilk sahibinin düştüğü bir not, kâğıdın kokusu… Her bilgi, her ayrıntı başka bir hikâyeye açılıyor. Belki de bu yüzden sahafları seviyoruz -biz. Çünkü yeni kitaplar taze bilgi taşırken, eski kitaplar hayat taşıyor. Bir kentin belleğini, bir dönemin ruhunu, bazen çoktan unutulmuş insanların geride bıraktığı küçük izleri…

Geçen yıllarda bir sahafta elimize geçen bu küçük kitap da tam olarak öyle. Ayvalık Lisesi’nin uzun yıllar resim öğretmenliğini yapan Yılmaz Gültekin’in 1972 tarihli “Heykel Tekniği ve Okullarda Modelaj” kitabı.

İlk bakışta yalnızca eski bir ders kitabı gibi görünüyor. Oysa sayfalarını çevirdiğinizde, elinizde tuttuğunuz şeyin bir teknik el kitabından çok daha fazlası olduğunu fark ediyorsunuz. Bu kitap, Ayvalık’ın eğitim tarihinden kopup gelen küçük ama çok kıymetli bir belge.

Yılmaz Gültekin’i bugün acaba kimler hatırlıyor? Ayvalık Lisesi’nde uzun yıllar boyunca öğrencilerine yalnızca desen çizmeyi ya da çamura biçim vermeyi değil, hacmi, mekânı ve formu üç boyutlu düşünmeyi öğretmiş Yılmaz Hoca. Kurduğu Minerva Sanat Atölyesi’nde uzun yıllar sanat dersleri vermiş. Birçok kişinin ilk sanat eğitimini burada aldığı biliniyor. Ayvalık’ta resim ve heykel kültürünün gelişmesine katkı sunan Gültekin’le, bugün bölgede üretmeye devam eden pek çok sanatçının yolu bir dönem onun atölyesinden kesişmiş. Üstelik bu katkıyı yalnızca eğitimle de sınırlı bırakmamış. Bir örnek; Ayvalık Şehitler Anıtı’ndaki pirinç döküm rölyefiyle kentin görsel belleğine de kalıcı bir iz bırakmış. Bu çalışmayı ne yazık ki artık göremiyoruz. Anıtın 2019 yılındaki restorasyonu ve yenileme çalışmaları sırasında belediye ve valilik ekipleri tarafından yerinden sökülerek koruma altına alınmışlarmış.

Atölye ismi de ne hoş bir seçim olmuş, değil mi? Minerva. Roma mitolojisinde bilgelik, sanatlar, zanaatlar, eğitim ve stratejik düşünce ile ilişkilendirilen bir tanrıça. Yunan mitolojisindeki karşılığı da büyük ölçüde Athena. Bu yüzden “Minerva Sanat Atölyesi” adı, bir sanat eğitimi atölyesi için oldukça anlamlı bir seçim olmuş; bilgi, sanat, zanaat ve eğitim çağrışımlarını aynı anda taşıyor.

1972 yılında İzmir’de Hür Efe Matbaası’nda basılan 116 sayfalık bu mütevazı kitap ise Türkiye’de heykel eğitimi üzerine yayımlanmış erken dönem Türkçe kaynaklardan biri. Kil modelajdan alçı kalıba, rölyeften döküme kadar pek çok temel tekniği, öğrenciler ve öğretmenler için son derece anlaşılır bir dille anlatıyor. İlk sayfadaki ithaf ise her şeyden daha dokunaklı:

“Bu yapıtımı genç kuşaklara heykeltıraşlık dalındaki uğraşılarına ışık tutması dileği ile sunuyorum.”

Kitabın sayfalarını karıştırırken beni en çok etkileyen şey teknik bilgiler değil, satır aralarındaki inat oldu. Bir öğretmenin o yıllarda Türkiye’de heykel eğitimi için Türkçe bir kaynak olmalı diyerek bunu yazmış olması… Bugün internette hakkında çok az bilgiye ulaşabildiğimiz bir ismin, elli yılı aşkın süre önce bilgisini paylaşmak ve çoğaltmak için bıraktığı bu küçük iz bana oldukça kıymetli geliyor.

Gültekin’in izini yalnızca kitapta değil, dönemin yerel yayınlarında da sürmek mümkün. Ayvalık’ta yayımlanan İlk Kurşun dergisinde kaleme aldığı yazılar, onun yalnızca sanat eğitimi veren bir öğretmen değil, kentin kültür ve sanat hayatını düşünen, yazıyla da katkıda bulunan bir aydın olduğunu gösteriyor. Resim ve sanat üzerine yazdıkları, bugün bize hem dönemin sanat anlayışından hem de Ayvalık’ın o yıllardaki kültürel ikliminden küçük ama değerli ipuçları bırakıyor. Bir öğretmenin sınıfta anlattıkları kadar, kentin yerel yayınında bıraktığı bu yazılı izler de Ayvalık’ın kültür tarihinin parçaları.

Sayfaları çevirirken ise aklıma Tunca’nın yıllardır topladığı efemeralar geldi. Eski fotoğraflar, belgeler, defterler, haritalar, mektuplar, kartpostallar… Çoğu insan için önemsiz görünen bu kırılgan kâğıt parçaları, onun üretiminde yalnızca bir arşiv değil; zamanın katmanlarını görünür kılan malzemelere dönüşüyor. Çünkü efemeralar nesneleri değil, dönemlerin ruhunu saklıyor.

Bu kitap da tam olarak öyle.

Belki de Ayvalık’ın kültür ve sanat tarihini yalnızca büyük ressamlar, sergiler, konuşmalar ya da buluşmalar üzerinden okumak biraz eksik hissettiriyor. O tarihin görünmeyen bir yüzü daha var: lise atölyelerinde çalışan öğretmenler, yerel matbaalarda basılan küçük yayınlar, sahaf raflarında yıllarca sessizce bekleyen kitaplar, dergiler…

Bu kentin kültürel dokusu o dönemlerden bu zamana böyle ilmek ilmek örülmüş hissi ne kadar değerli ve bu hissi muhafaza etmek önemli…

Son yıllarda ise Ayvalık’ta kültür ve sanat neredeyse kesintisiz bir etkinlik takvimine dönüşmüş durumda. Neredeyse her hafta yeni bir sergi, yeni bir söyleşi, yeni bir açılış duyuruluyor. Arada biz de duyuruyoruz ☺️🪡 Kuşkusuz üretimin görünür olması çok sevindirici ve bu hareketliliğin getirdiği seçebilme hakkı, farklı sanat ve kültür alanlarıyla karşılaşabilme imkânı açısından da tatmin edici. Ancak etkinlik bolluğu, kültürel derinlik anlamına gelmiyor; bu bolluk kentin hafızasında hızla kaybolma ve kağıt üzerinde uzun listelere dönüşme riskini de taşıyor.

İyi bir kültür politikası yalnızca program üretmek ya da dışarıdan isimler davet etmekle kurulmuyor. Aynı zamanda kentin belleğini oluşturan sanatçılara, eğitimcilere, araştırmacılara ve yerel üreticilere sahip çıkmayı, onları görünür kılmayı da gerektiriyor.

Ne yazık ki bugün Ayvalık’ta yaşamış ve üretmiş pek çok değerli isim gibi Yılmaz Gültekin de neredeyse unutulmuş durumda. Oysa bugün kentte üretmeye devam eden pek çok sanatçının yolu bir zamanlar onun sınıfından ya da sanat atölyesinden geçmiş. Bir kuşağın yetişmesinde böylesine etkili olmuş bir eğitimcinin adının bugün yalnızca neredeyse unutulmuş bir kitabın sayfalarında ve onu hatırlayan üç beş öğrencisinin, yakınının, tanıdığının hafızasında yaşıyor olması düşündürücü. Keşke bu kentin kültürel temelini oluşturan yerel sanatçıların, öğretmenlerin ve üreticilerin mirasını araştırmak, belgelemek ve yeni kuşaklarla buluşturmak konusunda birbiri ardına sıralanan etkinlerle aynı özen gösterilse. Çünkü gerçek bir kültür politikası, yalnızca yeni etkinlikler düzenlemek değil; bulunduğu coğrafyanın hafızasını da koruyabilmekten geçiyor. Kültür tarihi çoğu zaman büyük olaylarla değil, küçük izlerle yazılıyor. Adı yavaş yavaş unutulan öğretmenlerle, çöpe atılmaya kıyılamayan efemeralarla, sahaf raflarında tesadüfen karşımıza çıkan kitaplarla…

Sahafların en büyüleyici tarafı tam da bu; yalnızca eski bir kitap almıyorsunuz. Bir kentin unutulmuş öğretmenini, bir dönemin eğitim anlayışını ve bütün bunların taşıdığı ortak hafızayı da eve götürüyorsunuz.

Bugünkü Ayvalık’ın kültürel hayatının temellerini geçmişte atan, kenti sanatla, eğitimle ve üretimle besleyen bu sessiz tanıkları yeniden görünür kılmak için çabalayan herkese de minnet duyuyoruz tabii.

Bu yazıyı aylara yayarak düşünürken hoş bir tesadüfle Yılmaz Gültekin’in kızlarına da ulaştım. Yıllardır önünden geçtiğimiz, derdimize deva aradığımız Gültekin Eczanesi’nin Yılmaz Bey’le bir bağlantısı olduğunu düşünerek içeri girip kendimi tanıttım ve bir umut kitaptan bahsettim. Babalarının kitabının yıllar sonra bir sahaftan çıkıp, dönüp dolaşıp bizim atölyenin kitaplığına ulaştığını söyleyince çok sevindiler. O sırada eczanede bulunan diğer kızının da resimle ilgilendiğini öğrenince insan düşünmeden edemiyor: Bazı izler yalnızca kitaplarda kalmıyor işte, kuşaktan kuşağa sessizce yaşamaya devam ediyor.

Yılmaz Gültekin’i ve onun bu mütevazı kitabını yeniden hatırlamak için sanırım en doğru zaman şimdiydi. Bir kentin hafızası tam da böyle çalışıyor galiba, unutulan insanlar bütünüyle kaybolmuyor diye sevinebiliriz. Bir kitabın ilk sayfasında, eski bir fotoğrafta, bir eczane tabelasında ya da onları hiç tanımamış birinin merakında yaşamaya devam ediyorlar.



*Görseller ve bilgiler Arkipel arşivi, Gültekin Ailesi ve FB Cihat Teker’le Ayvalık Tarihi grubunda kıymetli kent araştırmacıları Taylan Köken, Lütfi Zafer Demirer vd. arşiv paylaşımlarından derlenmiştir.

Address

Zekibey Mah. 13 Nisan Caddesi No:6
Ayvalık
10400

Telephone

+905324838781

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Arkipel posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Organization

Send a message to Arkipel:

Shortcuts

Share