Arkipel

Arkipel “bütün kültürlerin kıyısındayız”
ayvalık ve ege 🌀 güncel ve sanat
kürasyon 🪄

1940’ın 30 Ağustos Zafer Bayramı Ayvalık Belediye Bandosu, Ayvalık Parkı’nda, Ayvalık halkına konser veriyor ⭐️*Görsel v...
30/08/2026

1940’ın 30 Ağustos Zafer Bayramı

Ayvalık Belediye Bandosu,
Ayvalık Parkı’nda,
Ayvalık halkına konser veriyor ⭐️

*Görsel ve bilgiler: FB Cihat Teker’le Ayvalık Tarihi Grubu

Kayra Atasoy’un adını Ayvalık’ta ilk kez 2021’de, Kraft Ayvalık’ta açılan Blame the Youth sergisiyle duymuş olabilirsini...
27/08/2026

Kayra Atasoy’un adını Ayvalık’ta ilk kez 2021’de, Kraft Ayvalık’ta açılan Blame the Youth sergisiyle duymuş olabilirsiniz. Gençliğin, özgürlüğün ve kendine ait bir alan yaratma arzusunun peşinden giden bu seri, rave kültüründen günümüz gençlik hayatının görünmeyen yüzlerine, pandemiyle değişen sosyalleşme biçimlerinden bireysel özgürlük arayışına uzanıyordu. Kayra’nın kamerası, çoğu zaman görülmeyeni ve hakkında konuşulmayanı kayda alıyordu.

Aradan geçen yıllarda, sanatçı Budapeşte’de yaşadığı ve ürettiği bu dönemde, gençlik ve kimlik meselelerinin yanına göç, aidiyet, yer değiştirme ve “ev” duygusunu ekledi. 2025’te Artpil’in 30 Under 30 Women Photographers seçkisinde yer aldı ve Dazed’in Spotlight seçkisinde de çalışmalarını kişisel hikâye ve belgesel anlatı arasında kuran bir fotoğrafçı olarak öne çıktı.

Şimdi ise, Ayvalık’taki ilk sergisinden beş yıl sonra, hikâye Tokyo’ya uzanıyor! Sanatçı, 17–27 Ekim 2026’da Tokyo’da gerçekleşecek Ephemere Photo Fest 2026’nın Photobook Dummy Masterclass programına seçildi. Anne Murayama ve Junko Kaisato tarafından yürütülecek beş günlük masterclass, seçilen yalnızca 6 sanatçıya kendi fotoğraf projelerini bir fotokitaba dönüştürme ve festival kapsamında sunma imkânı veriyor. Festival duyurusunda “Love Could Stay in the Body” çalışmasıyla da yer alan Kayra, Türkiye’den seçilen tek sanatçı!

Tebrikler Kayra 🖤 Kayra

*Bio >>> 👉🏼👉🏼👉🏼

Kayra Atasoy (1998, Türkiye)

Belgesel ve kişisel pratik arasında çalışan bir fotoğrafçıdır. Anadolu Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü mezunudur. Son altı yılını Budapeşte’de yaşayıp çalışarak geçiren Atasoy, bugün Türkiye’de üretimlerini sürdürmektedir.

Fotoğraf pratiğinde aidiyet, kimlik, göç, yakınlık ve kaybolma korkusu gibi temalara odaklanan Atasoy, kişisel deneyimlerle toplumsal dönüşümler arasındaki ilişkiyi araştırır. Gençlik kültürü, bireysellik, topluluk ve “ev” fikri çalışmalarının öne çıkan eksenleri arasındadır. İlk sergisi Blame the Youth (2021), günümüz gençlik ve rave kültürünün görünmeyen alanlarına, özgürlük arayışına ve pandemiyle dönüşen sosyalleşme biçimlerine odaklanmıştır.

Atasoy’un çalışmaları Dazed, NR Magazine ve KALTBLUT Magazine gibi uluslararası yayınlarda yer almıştır. 2024’te Women Photograph üyesi olmuş, 2025’te ise Artpil’in 30 Under 30 Women Photographers seçkisinde yer almıştır.

Fotoğraf pratiğinde belgesel anlatıyı kişisel hafıza ve görsel hikâye anlatımıyla birleştiren Atasoy, çalışmalarını aynı zamanda fotokitap ve uzun soluklu projeler üzerinden geliştirmektedir. Love Could Stay in the Body adlı çalışmasıyla 2026 Ephemere Photo Fest kapsamında, Tokyo’da gerçekleşecek Photobook Dummy Masterclass programının seçilmiş katılımcıları arasında yer almaktadır. Masterclass, Anne Murayama ve Junko Kaisato tarafından yürütülecektir.

YILMAZ GÜLTEKİN VE AYVALIK’IN SESSİZ SANAT TARİHİSahaflardan aldığımız kitaplar, çoğu zaman sadece kitap olmuyor. Yazarı...
21/08/2026

YILMAZ GÜLTEKİN VE AYVALIK’IN SESSİZ SANAT TARİHİ

Sahaflardan aldığımız kitaplar, çoğu zaman sadece kitap olmuyor. Yazarı, yılı, editörü, yayıncısı yanı sıra kapağındaki leke, sayfaları arasında unutulan bir resim, ilk sahibinin düştüğü bir not, kâğıdın kokusu… Her bilgi, her ayrıntı başka bir hikâyeye açılıyor. Belki de bu yüzden sahafları seviyoruz -biz. Çünkü yeni kitaplar taze bilgi taşırken, eski kitaplar hayat taşıyor. Bir kentin belleğini, bir dönemin ruhunu, bazen çoktan unutulmuş insanların geride bıraktığı küçük izleri…

Geçen yıllarda bir sahafta elimize geçen bu küçük kitap da tam olarak öyle. Ayvalık Lisesi’nin uzun yıllar resim öğretmenliğini yapan Yılmaz Gültekin’in 1972 tarihli “Heykel Tekniği ve Okullarda Modelaj” kitabı.

İlk bakışta yalnızca eski bir ders kitabı gibi görünüyor. Oysa sayfalarını çevirdiğinizde, elinizde tuttuğunuz şeyin bir teknik el kitabından çok daha fazlası olduğunu fark ediyorsunuz. Bu kitap, Ayvalık’ın eğitim tarihinden kopup gelen küçük ama çok kıymetli bir belge.

Yılmaz Gültekin’i bugün acaba kimler hatırlıyor? Ayvalık Lisesi’nde uzun yıllar boyunca öğrencilerine yalnızca desen çizmeyi ya da çamura biçim vermeyi değil, hacmi, mekânı ve formu üç boyutlu düşünmeyi öğretmiş Yılmaz Hoca. Kurduğu Minerva Sanat Atölyesi’nde uzun yıllar sanat dersleri vermiş. Birçok kişinin ilk sanat eğitimini burada aldığı biliniyor. Ayvalık’ta resim ve heykel kültürünün gelişmesine katkı sunan Gültekin’le, bugün bölgede üretmeye devam eden pek çok sanatçının yolu bir dönem onun atölyesinden kesişmiş. Üstelik bu katkıyı yalnızca eğitimle de sınırlı bırakmamış. Bir örnek; Ayvalık Şehitler Anıtı’ndaki pirinç döküm rölyefiyle kentin görsel belleğine de kalıcı bir iz bırakmış. Bu çalışmayı ne yazık ki artık göremiyoruz. Anıtın 2019 yılındaki restorasyonu ve yenileme çalışmaları sırasında belediye ve valilik ekipleri tarafından yerinden sökülerek koruma altına alınmışlarmış.

Atölye ismi de ne hoş bir seçim olmuş, değil mi? Minerva. Roma mitolojisinde bilgelik, sanatlar, zanaatlar, eğitim ve stratejik düşünce ile ilişkilendirilen bir tanrıça. Yunan mitolojisindeki karşılığı da büyük ölçüde Athena. Bu yüzden “Minerva Sanat Atölyesi” adı, bir sanat eğitimi atölyesi için oldukça anlamlı bir seçim olmuş; bilgi, sanat, zanaat ve eğitim çağrışımlarını aynı anda taşıyor.

1972 yılında İzmir’de Hür Efe Matbaası’nda basılan 116 sayfalık bu mütevazı kitap ise Türkiye’de heykel eğitimi üzerine yayımlanmış erken dönem Türkçe kaynaklardan biri. Kil modelajdan alçı kalıba, rölyeften döküme kadar pek çok temel tekniği, öğrenciler ve öğretmenler için son derece anlaşılır bir dille anlatıyor. İlk sayfadaki ithaf ise her şeyden daha dokunaklı:

“Bu yapıtımı genç kuşaklara heykeltıraşlık dalındaki uğraşılarına ışık tutması dileği ile sunuyorum.”

Kitabın sayfalarını karıştırırken beni en çok etkileyen şey teknik bilgiler değil, satır aralarındaki inat oldu. Bir öğretmenin o yıllarda Türkiye’de heykel eğitimi için Türkçe bir kaynak olmalı diyerek bunu yazmış olması… Bugün internette hakkında çok az bilgiye ulaşabildiğimiz bir ismin, elli yılı aşkın süre önce bilgisini paylaşmak ve çoğaltmak için bıraktığı bu küçük iz bana oldukça kıymetli geliyor.

Gültekin’in izini yalnızca kitapta değil, dönemin yerel yayınlarında da sürmek mümkün. Ayvalık’ta yayımlanan İlk Kurşun dergisinde kaleme aldığı yazılar, onun yalnızca sanat eğitimi veren bir öğretmen değil, kentin kültür ve sanat hayatını düşünen, yazıyla da katkıda bulunan bir aydın olduğunu gösteriyor. Resim ve sanat üzerine yazdıkları, bugün bize hem dönemin sanat anlayışından hem de Ayvalık’ın o yıllardaki kültürel ikliminden küçük ama değerli ipuçları bırakıyor. Bir öğretmenin sınıfta anlattıkları kadar, kentin yerel yayınında bıraktığı bu yazılı izler de Ayvalık’ın kültür tarihinin parçaları.

Sayfaları çevirirken ise aklıma Tunca’nın yıllardır topladığı efemeralar geldi. Eski fotoğraflar, belgeler, defterler, haritalar, mektuplar, kartpostallar… Çoğu insan için önemsiz görünen bu kırılgan kâğıt parçaları, onun üretiminde yalnızca bir arşiv değil; zamanın katmanlarını görünür kılan malzemelere dönüşüyor. Çünkü efemeralar nesneleri değil, dönemlerin ruhunu saklıyor.

Bu kitap da tam olarak öyle.

Belki de Ayvalık’ın kültür ve sanat tarihini yalnızca büyük ressamlar, sergiler, konuşmalar ya da buluşmalar üzerinden okumak biraz eksik hissettiriyor. O tarihin görünmeyen bir yüzü daha var: lise atölyelerinde çalışan öğretmenler, yerel matbaalarda basılan küçük yayınlar, sahaf raflarında yıllarca sessizce bekleyen kitaplar, dergiler…

Bu kentin kültürel dokusu o dönemlerden bu zamana böyle ilmek ilmek örülmüş hissi ne kadar değerli ve bu hissi muhafaza etmek önemli…

Son yıllarda ise Ayvalık’ta kültür ve sanat neredeyse kesintisiz bir etkinlik takvimine dönüşmüş durumda. Neredeyse her hafta yeni bir sergi, yeni bir söyleşi, yeni bir açılış duyuruluyor. Arada biz de duyuruyoruz ☺️🪡 Kuşkusuz üretimin görünür olması çok sevindirici ve bu hareketliliğin getirdiği seçebilme hakkı, farklı sanat ve kültür alanlarıyla karşılaşabilme imkânı açısından da tatmin edici. Ancak etkinlik bolluğu, kültürel derinlik anlamına gelmiyor; bu bolluk kentin hafızasında hızla kaybolma ve kağıt üzerinde uzun listelere dönüşme riskini de taşıyor.

İyi bir kültür politikası yalnızca program üretmek ya da dışarıdan isimler davet etmekle kurulmuyor. Aynı zamanda kentin belleğini oluşturan sanatçılara, eğitimcilere, araştırmacılara ve yerel üreticilere sahip çıkmayı, onları görünür kılmayı da gerektiriyor.

Ne yazık ki bugün Ayvalık’ta yaşamış ve üretmiş pek çok değerli isim gibi Yılmaz Gültekin de neredeyse unutulmuş durumda. Oysa bugün kentte üretmeye devam eden pek çok sanatçının yolu bir zamanlar onun sınıfından ya da sanat atölyesinden geçmiş. Bir kuşağın yetişmesinde böylesine etkili olmuş bir eğitimcinin adının bugün yalnızca neredeyse unutulmuş bir kitabın sayfalarında ve onu hatırlayan üç beş öğrencisinin, yakınının, tanıdığının hafızasında yaşıyor olması düşündürücü. Keşke bu kentin kültürel temelini oluşturan yerel sanatçıların, öğretmenlerin ve üreticilerin mirasını araştırmak, belgelemek ve yeni kuşaklarla buluşturmak konusunda birbiri ardına sıralanan etkinlerle aynı özen gösterilse. Çünkü gerçek bir kültür politikası, yalnızca yeni etkinlikler düzenlemek değil; bulunduğu coğrafyanın hafızasını da koruyabilmekten geçiyor. Kültür tarihi çoğu zaman büyük olaylarla değil, küçük izlerle yazılıyor. Adı yavaş yavaş unutulan öğretmenlerle, çöpe atılmaya kıyılamayan efemeralarla, sahaf raflarında tesadüfen karşımıza çıkan kitaplarla…

Sahafların en büyüleyici tarafı tam da bu; yalnızca eski bir kitap almıyorsunuz. Bir kentin unutulmuş öğretmenini, bir dönemin eğitim anlayışını ve bütün bunların taşıdığı ortak hafızayı da eve götürüyorsunuz.

Bugünkü Ayvalık’ın kültürel hayatının temellerini geçmişte atan, kenti sanatla, eğitimle ve üretimle besleyen bu sessiz tanıkları yeniden görünür kılmak için çabalayan herkese de minnet duyuyoruz tabii.

Bu yazıyı aylara yayarak düşünürken hoş bir tesadüfle Yılmaz Gültekin’in kızlarına da ulaştım. Yıllardır önünden geçtiğimiz, derdimize deva aradığımız Gültekin Eczanesi’nin Yılmaz Bey’le bir bağlantısı olduğunu düşünerek içeri girip kendimi tanıttım ve bir umut kitaptan bahsettim. Babalarının kitabının yıllar sonra bir sahaftan çıkıp, dönüp dolaşıp bizim atölyenin kitaplığına ulaştığını söyleyince çok sevindiler. O sırada eczanede bulunan diğer kızının da resimle ilgilendiğini öğrenince insan düşünmeden edemiyor: Bazı izler yalnızca kitaplarda kalmıyor işte, kuşaktan kuşağa sessizce yaşamaya devam ediyor.

Yılmaz Gültekin’i ve onun bu mütevazı kitabını yeniden hatırlamak için sanırım en doğru zaman şimdiydi. Bir kentin hafızası tam da böyle çalışıyor galiba, unutulan insanlar bütünüyle kaybolmuyor diye sevinebiliriz. Bir kitabın ilk sayfasında, eski bir fotoğrafta, bir eczane tabelasında ya da onları hiç tanımamış birinin merakında yaşamaya devam ediyorlar.



*Görseller ve bilgiler Arkipel arşivi, Gültekin Ailesi ve FB Cihat Teker’le Ayvalık Tarihi grubunda kıymetli kent araştırmacıları Taylan Köken, Lütfi Zafer Demirer vd. arşiv paylaşımlarından derlenmiştir.

Uzun zamandır beklediğimiz o kitap artık bizlerle!📚 Teoman Madra: Bende Sistem YokSanatçı Selçuk Artut’un, Teoman Madra’...
16/08/2026

Uzun zamandır beklediğimiz o kitap artık bizlerle!📚

Teoman Madra: Bende Sistem Yok

Sanatçı Selçuk Artut’un, Teoman Madra’nın arşivi üzerine yürüttüğü kapsamlı çalışma sonucunda hazırladığı Teoman Madra: Bende Sistem Yok, yalnızca bir sanatçı kitabı değil; Türkiye’de deneysel sanatın ve dijital düşüncenin erken izlerini süren önemli bir arşiv çalışması.

Teoman Madra’nın ışık oyunlarından bilgisayar ve dijital sanat çalışmalarına, kişisel arşivinden onunla yolu kesişmiş sanatçı, yazar ve dostların tanıklıklarına uzanan kitap, Madra’nın kendine özgü dünyasını farklı katmanlarıyla açıyor.

Beral Madra, Yahya Madra, Tulya Madra, Muhtar Kent, Ömer Madra, Filiz Ali, Aydın Teker gibi isimlerin tanıklıkları da bu arşive kişisel hafızanın farklı seslerini ekliyor.

Bizim için Teoman Madra’nın hikâyesi, Ayvalık’ın yalnızca bir coğrafya değil, aynı zamanda sanatçıların, fikirlerin ve deneylerin kesiştiği bir kültürel alan olduğunu hatırlamak açısından da önemli. Bir sanatçının geride bıraktığı eserleri kadar, arşivi de bir dönemin hafızası ve şimdi o hafızayı yeniden okuyabilmek ne büyük bir şans! Başta Selçuk Artut’a, Madra Ailesi’ne ve emeği geçen herkese çok teşekkürler 🌺

Selçuk Artut’un arşiv çalışmasıyla Teoman Madra: Bende Sistem Yok

📖 👉🏼💥Kitap satışta ve kısa süre için indirimli: teomanmadra.com

⭐️ İçindekiler 👉🏼👉🏼👉🏼

⭐️ İçindekiler

Kitap Hakkında
Teoman Madra
Işık Oyunları
Bilgisayar Sanatı Eserleri
Dijital Sanatı Eserleri
Ek (Appendix: English Translations)

Teoman Madra Üzerine Söyleşiler

Bir Ütopyanın Peşinde: Türkiye’de Modernizmin Uç Profili — Beral Madra

Politikleşen Sanat Ortamında Evrenselci Bir Sanatçı — Yahya Madra

Etem, Bu Arabada Böyle Bir Delik Yoktu! — Etem Postacıoğlu

Kurguların Dışında, Deneyin İçinde — Tulya Madra

Doğaya Olan Tutkusunun Önüne Kimse Geçememiştir — Muhtar Kent

Tommy, Şaka mı Yapıyor Yoksa Ciddi mi? — Ömer Madra

O Prova Hali Aslında İşin Ta Kendisiydi — Çetin Özer

Zamanının Ötesinde Bir Farkındalık — Filiz Ali

Yaşsız Bir Merak ve Enerji — Alper Maral

Oyun Oynuyor Gibiydi, Ama O Oyunu Hep Çok Ciddi Oynuyordu — Meltem Bozoflu

Doğallığın ve Doğaçlamanın İçinde — Aydın T

YUVAMIZ ANADOLU, REHBERİMİZ BİTKİLER 🌿Bir bitkiye yalnızca bitki olarak bakabilir miyiz? Bu soru ve tohumladığı düşüncel...
09/08/2026

YUVAMIZ ANADOLU, REHBERİMİZ BİTKİLER 🌿

Bir bitkiye yalnızca bitki olarak bakabilir miyiz? Bu soru ve tohumladığı düşüncelerin peşinden giderek, Anadolu’nun bitki mirasını bu kez sanatın içinden düşünmeye çalıştığım “Anadolu Bitki Mirasından Çağdaş Sanata: Bitkinin Dönüşen Rolü ve Ekolojik Yaklaşımlar” başlıklı makalem (S*f. 131-138), çok değerli bir kolektif çalışmanın parçası olarak kitaplaştı! ⭐️

Gömeç Belediyesi ve Anadolu Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Derneği ’nin gerçekleştirdiği 1.Anadolu Tıbbi, Aromatik ve Boya Bitkileri Sempozyumu ’nun ardından hazırlanan “Anadolu’nun Bitki Mirası Bilim, Kültür ve Sürdürülebilirlik – Yuvamız Anadolu, Rehberimiz Bitkiler” kitabı, bilim insanlarını, araştırmacıları, üreticileri, farklı disiplinlerden yazarları ve bilgi biçimlerini bir araya getiriyor. Kitap, Kazdağları’nın endemik bitkilerinden etnobotaniye, doğal boyalardan zeytinciliğe, şifalı bitkilerden ekoturizme kadar uzanan geniş bir alanda Anadolu’nun bitkilerle kurduğu binlerce yıllık ilişkinin izini sürüyor.

Ben de yazımda antik mimariden Osmanlı çinilerine, botanik illüstrasyonlardan çağdaş sanata uzanarak bitkinin değişen rolünü izliyorum. TUNCA‘nın Granumteca ve Berna Dolmacı’nın Sisli Mavi işleri üzerinden, bitkinin çağdaş sanatta yalnızca temsil edilen bir imge olmadığını; hafızayı taşıyan, ekolojik meseleleri görünür kılan ve kendi dönüşümüyle eserin parçası olan bir malzemeye ve düşünce alanına dönüştüğünü tartışıyorum.

Bitki mirası yalnızca korunması gereken bir doğal miras değil; bildiklerimizin, ürettiklerimizin, hatırladıklarımızın ve geleceğe bırakabileceklerimizin de mirası.

Bu kıymetli kolektif çalışmanın içinde yer almak benim için çok anlamlı. Mimarlık eğitimi almış bir kültür yöneticisi olarak mekân, coğrafya, kültürel hafıza, doğal çevre ve sanat arasındaki ilişki üzerine uzun zamandır düşünüyor, araştırıyorum. Ayvalık ve Kuzey Ege’den bakarak Anadolu’nun bitki mirasını düşünmek ise bu ilişkinin başka bir katmanını keşfetmek gibi oldu.

Başta sevgili Dr. F. Dilek Himam ve Prof. Dr. Sabriye Çelik Uğuz hocalarıma ve emeği geçen tüm editörlere, yazarlara ve bu kitabın ortaya çıkmasını sağlayan herkese çok teşekkürler 🌿👉🏼

⭐️ Dilek Himam Sabriye Çelik Berna Dolmacı Tunca Subasi

An

Günlerce güzelim ormanlarımız yanarken, geçen aylarda yayınlanan bir röportajdan okuduğum o cümleler dolanıp duruyordu a...
05/08/2026

Günlerce güzelim ormanlarımız yanarken, geçen aylarda yayınlanan bir röportajdan okuduğum o cümleler dolanıp duruyordu aklımda.

“Tabiat mı görmedik? Güzellik mi görmedik? Türkiye’nin ihtiyacının 3 misli fazla ormanı var. Ya biz maymun değiliz, biz ağaçlara tırmanmıyoruz.”

Ayvalık iç denizinden Ege’ye çıkışta hep karşılaşıyoruz, adı bile insanı gülümseten Tavuk Adası’yla. Üzerindeki Vaftizci Yahya Manastırı (Ay Yoannu Tou Prodromou) kalıntılarıyla yıllardır bakıştık, her geçişte.

Üç dört sene önce, adanın çoğunluğunu satın alıp kalan kamu malı parçasını da kiralayan Dikran Masis haberleriyle anladık ki bu sevimli adacığın yıllardır süren sessizliği bozulacak. Son iki senedir süren sıkı bir hazırlık da var ve bu hazırlığın ardından ada yeni bir yaşama başlayacak.

Geçen aylarda projeyi merak edip araştırırken NSMH’nin (Nevzat Sayın Mimarlık Hizmetleri) websitesinde ofis ekibinin hazırlanmış olduğu bir çalışmaya rastladım. Bir süre umutlandım. Sonra sonra fark ettim ki proje sandığım gibi 2023’e değil, 2013’e aitmiş. Hâlbuki çalışmanın “yapıların değil, anıların rekonstrüksiyonu” hissiyatı, bu coğrafyanın hafızasına ne de yakışan bir yaklaşım gibi görünüyordu. Önce taşın hafızasına bakan bir mimarlık dili…

Bugün uygulanan projenin, NSMH’nin 2013’te yayımladığı proje olmadığı anlaşılıyor ve anlatılan vizyon ile o yaklaşım arasında belirgin bir mesafe olduğu görülüyor. Masis de röportajlarında “dünyaca ünlü mimarlar”la çalıştığını söylüyor. Kim acaba bu mimarlar? Ayvalık’ta en ufak bir ihlale göz yummayan Anıtlar Kurulu, acaba Masis projesine de aynı duruşu sergileyebiliyor mu? Ayvalık acaba neyi ne kadar biliyor?

Röportajlardan anladığımız kadarıyla Tavuk Adası çok yakında bir “Keyif Adası” olacak… Restoranlar, gastronomi merkezi, gösteriler, Masis’in sözünü ettiği Hindistan’dan getirilecek yılan oynatıcıları, seyir alanları, etkinlikler ve daha nicesi…

“Boş gezen adamları adada görmek istemiyorum.”

"Çıta öyle bir yükselecek ki İstanbul'dan gelip emekli maaşıyla burada yaşayamayacak… Ha senin yaşamaya hakkın yok mu? Var ama haddini bileceksin."

“Burası terliklerimi giydim, çekirdeği yere attım adası olmayacak.”

“Ne yapayım bu adada, tavuk mu besleyeyim , keçi mi bakayım?"

"Hindistan'dan yılan oynatan buldum, getiriyorum."

“İskeleye çıktığınız anda başka dünyaya girdiniz… ‘İki rakı içelim’ yok. Başka bir dünyaya gireceksin.”

"Meşaleler var her yerde. Restoranlar var, kafeler var. 450 sene önce manastır çevresindeki çadırlar var. Beton yok. Çadırların altında halı satıcı, antikacı var."

“Tabiat mı görmedik? Güzellik mi görmedik? Türkiye’nin ihtiyacının 3 misli fazla ormanı var. Ya biz maymun değiliz, biz ağaçlara tırmanmıyoruz.”

Bunlar Masis’in röportajlarından kendi sözleri. Röportajları okudukça… Hani göz göre göre gelen bir çaresizliğe ne yapacağını bilemediğin zamanlar vardır ya… Elinden pek bir şey gelmez; itirazın da sesin de bir yere çarpıp geri döner. İşte öyle bir his çöküyor röportajları okudukça. Aklında ise tek bir soru kalıyor: Ayvalık gerçekten yeterince güzel bulunmuyor mu? Ya da iki: Sahi Ayvalık gerçekten nasıl bir yer olmak istiyor? Çünkü anlatılan gelecek, var olanı korumaya, usulünce yapılandırmaya değil; onu yeniden tasarlamaya, yeniden seçmeye ve yeniden pazarlamaya dayanıyor.

Tabii madalyonun diğer yüzünden bakanlar için tablonun bambaşka göründüğünü de kabul etmek gerek. Yıllardır atıl durumda bekleyen, bakımsızlıktan taşları dökülen manastırıyla tarihi bir adanın turizme kazandırılması, hem bölgenin “dünya çapında” bir çekim merkezine dönüşmesi hem de metruk kalıntıların nihayet bir ihya sürecine girmesi açısından kaçırılmayacak bir fırsat olarak sunuluyor. Adaların turizme açılması, sadece nitelikli bir ziyaretçi profilini çekmekle kalmıyor, aynı zamanda bölgeye aktarılan özel sermaye sayesinde ulaşım, altyapı ve restorasyon gibi kamu bütçesine yük olabilecek yatırımların da önünü açıyor. Dünya örneklerinde görüldüğü üzere, kontrollü bir turizm planlaması ve profesyonel işletme anlayışı, yalnızlaşan adaları yeniden haritaya dahil etmenin ve küresel turizm pastasından pay almanın en pratik yolu olarak görülüyor.

İşte tam burada insanın içini müthiş bir huzursuzluk kaplıyor. Mesele artık taşın hafızası olmaktan çıkıyor, dönüşen ise yalnızca bir yapı değil. Bir manastırın kurtarılmasına ve aslına uygun yeniden inşasına kim itiraz eder ki? Ama bir manastırı yaşatmanın tek yolu, onu bir destinasyona dönüştürmek mi?

Akdeniz ve Ege bunun başka örneklerini biliyor. Yunanistan’da, İtalya’da pek çok tarihi manastır, yaşayan kültür mekânları, araştırma merkezleri, müzeler, sanatçı programları ya da kamusal kullanım alanları olarak varlığını sürdürüyor. Korunuyorlar çünkü önce ekonomik değerleriyle değil, kültürel ve toplumsal değerleriyle ele alınıyorlar.

Tavuk Adası da böyle hayal edilebilirdi; Ege’nin ortak hafızasını anlatan bir araştırma merkezi… Deniz ekolojisini çalışan bir enstitü… Ayvalık’ın çok katmanlı tarihini anlatan bir müze… Sanatçıların ve araştırmacıların kısa süreli üretim yapabildiği bir rezidans… Çocukların, öğrencilerin ve kentlilerin ücretsiz ulaşabildiği bir kültür adası… Bütün bunlar da ziyaretçi çekerdi.

Ama tabii mesele tam burada düğümleniyor çünkü amaç ziyaretçi ağırlamak değil; ziyaretçiyi müşteriye dönüştürmek. Ayvalık’ın müştereklerini, belleğini ve sessizliğini, ayrıcalıklı bir deneyime, tüketilecek bir konsepte dönüştürmek. Bir adaya yeniden hayat vermek ile onu tüketime açmak arasındaki çizginin hızla silikleştiğini görüyoruz. Asıl satılan, manzara değil, kamusal olanın kendisi.

Yine de Ayvalık -bilhassa Cunda- sokaklarında adanın bu yeni hamlesini büyük bir heyecanla bekleyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çok. Yeni istihdam alanları yaratacağına, esnafın işlerinin canlanacağına, tekne turlarından konaklamaya, yeme içmeden yerel üretime kadar pek çok sektöre hareket getireceğine inananlar bulunuyor. Bu beklentiyi küçümsemek de haksızlık olur.

Ayvalık gibi geçimini büyük ölçüde turizmden sağlayan bir kentte insanların ekonomik canlılık istemesi son derece anlaşılır. Üst gelir grubundan ziyaretçilerin ilçeye gelmesiyle ticaretin hareketleneceği, yerel istihdamın artacağı ve bölge ekonomisine ciddi bir sıcak para akışı sağlanacağı beklentisi, Ayvalıklıların önemli bir kesiminde projeye dair olumlu bir rüzgâr estiriyor. Yıllardır kıyıda öylece duran bir kayalığın, kent ekonomisini besleyen dinamik bir çark haline gelişini izlemek, çarşıda her şeyden önce “ekmeğin büyümesi” olarak karşılık buluyor. Ancak tam da bu yüzden asıl tartışılması gereken, ekonomik hareketlilik ile kamusal yarar, kültürel miras ve doğal doku arasında nasıl bir denge kurulacağıdır.

Keşke NSMH’nin yıllar önce tarif ettiği hafızaya saygılı mimarlık yaklaşımı, projenin sonunda da hissedilebilse fakat işte iyi mimarlık bu ülkede tek başına yetmiyor. Onu çevreleyen ekonomik tahayyül kültürel miras ve mimariden daha belirleyici ve dizginler burada hep kâr peşindelerin elinde.

Ayvalık’ın değeri, henüz her adasının, her kıyısının bir işletmeye dönüşmemiş olmasında yatıyor. İhtiyacı olan, üst gelir grubunu eğleyen eğlendiren yeni atraksiyonlar değil, müştereklerini koruyabilme cesareti. Çünkü en başta sorduğumuz soru hâlâ önümüzde duruyor: Ayvalık gerçekten nasıl bir yer olmak istiyor?

Bazı kıyılar uzaktan bakılınca yakın, bazı yapılar, sessizlikleriyle yaşıyor. Bazı adalar ise ancak herkese ait kaldıklarında güzel. Ayrıca biz ağaçlara tırmanıyoruz Bay Masis ve belli ki bunca hayatta ne tabiatı ne de güzelliği görmüşsünüz siz.

•••

*Görseller Arkipel arşivi, NSMH (https://www.nsmh.com), Cihat Teker’le Ayvalık Tarihi grubu ve çeşitli paylaşımlardan derlenmiştir. Bir kısım görselin kaynağını detaylı not etmemişim. Uyaran olursa kaynak bilgilerini eklerim.

📸 8. fotoğraf Gökhan Eşiyok

*

Başına gelenler için çok üzgünüm, Kozak.Yıllar boyunca bizi ağacınla, çiçeğinle, dikeninle, tilkinle, böceğinle, yaprağı...
01/08/2026

Başına gelenler için çok üzgünüm, Kozak.

Yıllar boyunca bizi ağacınla, çiçeğinle, dikeninle, tilkinle, böceğinle, yaprağınla, dalınla, taşınla, kaplumbağanla, bulutunla, yağmurunla kucakladın. Gün doğarken de, gün batarken de; bazen günün, bazen gecenin içinde… Şimdi içimiz de seninle yanıyor.

Günlerdir hepimizi kasıp kavuran yangınlardan etkilenen herkese çok geçmiş olsun. Dağ taş yüksünmeden; insanları, hayvanları, ağaçları kurtarmaya çalışan herkese minnettarız. En büyük dileğim, dinsin şu rüzgâr, alevler bir an önce tamamen sönsün ve bu topraklar yeniden nefes alabilsin.

Bu fotoğraflar, Kozak’ın bize armağan ettiği güzel günlerden birkaç anı ❤️‍🩹

26/07/2026

Aydın Hoca’yı gündelik hayatın içinde tanımak, yalnızca bir sanatçıyı tanımak değil; bedene, harekete ve hayata başka türlü bakmayı öğrenmek gibi. Ayvalık’ta yaşıyor ve üretmeye devam ediyor olması bizim için ne büyük bir şans!🍀

Pek çok kişiye olduğu gibi bana da ilham vermeyi sürdürüyor Aydın Hocam. Kayıp Zamanın İzinde sergisinde yer alan Çerçeve I-II-III adlı eserinin üretim sürecine tanıklık etmek, ardından Gövde sergisinde birlikte düşünmek ve üretmek benim için çok kıymetli deneyimlerdi. Arkipel’in ilk günlerinde başlayan sohbetlerimiz, sorularımız ve ortak arayışlarımız ise hâlâ her fırsatta devam ediyor. Böyle karşılaşmalar zamanla eskimiyor; aksine düşünmeyi, merakı ve öğrenmeyi derinleştiriyor.

Şimdi ise Zeynep Sayın’ın, YUNT çatısı altında çağdaş sanat ve düşünce dünyasının önemli isimleriyle sürdürdüğü sohbet dizisi İmgenin Onuru’nun 57. bölümünde Aydın Hoca’yı dinliyoruz. Bedeni yeniden düşünmeye davet eden bu şahane sohbeti mutlaka dinleyin.

İyi ki varsınız Aydın Hocam. Nice üretimlere, nice karşılaşmalar! 🫂🌸

💥~~~ YUNT

🎧 Sohbeti Spotify ve Apple Podcast üzerinden dinleyebilirsiniz. Bağlantıyı hikâyede birazdan paylaşacağım. Bugün hikâyelerimde de Aydın Hocam’a çokça yer vereceğim 🧡

*Endless, 1986, Koreografi: Aydın Teker
Yapım: YUNT
Hazırlayan ve Sunan: Zeynep Sayın
Podcast Yürütücüsü: Esra Ece Kuleci
Stüdyo: Postane Production
Fotoğraf: Bilgehan Turgut
Özgün Müzik ve Post Prodüksiyon: Bilgehan Turgut
Grafik Tasarım: Dilara Sezgin

̇mgeninOnuru

Aslında her şey, çok sevdiğimiz bir sanatçı dostumuzun Ayvalık’ı ziyaretinde buluştuğumuz o sofradaki iki kadeh arası so...
18/07/2026

Aslında her şey, çok sevdiğimiz bir sanatçı dostumuzun Ayvalık’ı ziyaretinde buluştuğumuz o sofradaki iki kadeh arası sohbette aklıma yatmıştı.

Sabancı Müzesi’nde açılacak olan Yoko Ono sergisini konuşuyorduk ve ben seneler seneler önce Ono ile nasıl karşılaşmış olduğumu anlatıyordum. “E, tamam göndersene…” demişti canım o gece, “…yine karşılaşacağın varmış işte!”

Bazen neredeyse otuz yıla yayılan görünmez bir iz, hiç beklemediğiniz bir anda yeniden beliriyor.

Sevgili Yoko, doksanlardan beri görüldünüz!

90’ların sonunda Budapeşte’de, o dönem kentin en avangart çağdaş sanat alanı olan Galéria ‘56’da, Yoko Ono’nun 1960’lardan beri devam eden katılımcı bir çalışmasına rastlamıştım: Add Color Painting/Renk Ekleme Resmi.

O zamanlar, kentte neler oluyor bitiyor kaynaklarımız, haftalık basılan kent rehberleriydi.

Üniversitenin kantininden aldığım o haftanın bir kitapçığında, bir minik köşede gözüme takılan bir sergi haberi; üstelik de Yoko Ono’nun!

Ertesi gün kenti ikiye ayıran Tuna Nehri’nin Peşte kıyısından süzülen 2 numaralı sarı tramvaya atlayıp galeriye gittiğimde, henüz ikindi vaktiydi. Kossuth Lajos Meydanı’nda inip Falk Miksa Caddesi ile Balaton Sokak’ın tam köşesine hızlı adımlarla ulaşmıştım. Galéria ‘56. Yoko Ono. Heyecan büyüktü!

Caddeden içeri birkaç adımla düz ayak giriliyordu yüksek tavanlı galeriye. Gözüme ilk çarpan soldaki uzun, boş, bembeyaz duvardı. Bu karakteristik minimalist tavır, New York galerilerini hatırlatıyordu. Sağ tarafımda kalan uzun pencereler, Balaton Sokak’a bakan büyük galeri vitrinleriydi. Kış ikindisinde pencerelerden galeriye Budapeşte ışığı düşerken, gece halihazırda karşı kıyı Buda’ya çökmüş gibiydi. Tam karşımdaki devasa beyaz tuval ise sağdan vuran ışığı yan cepheden alarak içeri gireni hemen kendine çeken bir odak noktası oluşturuyordu.

Yer yer boyanmış tuvale en yakın sağ pencereden süzülen ışığın altında beyaz bir masa, üzerinde boyalar ve fırçalar…

Ziyaretçiler tuvale istedikleri gibi iz bırakabiliyordu; “Her türlü müdahale serbest,” dedi galeri görevlisi. O gün dev bir fırça elimde dünya sanat tarihine geçen o kolektif hafıza tablosuna ben de biraz gökyüzü bıraktım: ☁️💧🌀🤍💙🔵⚪️

“Bir bulutu dinle.” y

Bergama ve Soma’dan sonra Çelişkiler, Olasılıklar ve Ütopyalar Arasında projesi 18-19 Temmuz’da Ayvalık programıyla deva...
15/07/2026

Bergama ve Soma’dan sonra Çelişkiler, Olasılıklar ve Ütopyalar Arasında projesi 18-19 Temmuz’da Ayvalık programıyla devam ediyor.

👁️‍🗨️ Söyleşi: Yenilenebilir Enerji ve Ekolojik Yıkım: Rüzgâr ve Güneş Bize Yeter mi?
18 Temmuz Cumartesi 18.15-20.30
Fabrika Ayvalık

Konuşmacılar
Prof. Dr. Ali Osman Karababa – Halk Sağlığı Uzmanı
Erol Engel – Bergama Çevre Platformu
Nebahat Dinler – Ayvalık Tabiat Platformu
Moderatör: Yücel Kurşun

Erol Engel Nebahat Dinler Ayvalık Tabiat Platformu Yücel Kurşun

🟩 Sergi: Başka Bir Dünya Sanatçı Çocuklar Sergisi
19 Temmuz Pazar 19.30
Atölye Ayvada

Sergi, proje kapsamında Soma, Bergama ve Ayvalık’ta yaşayan 6-10 yaş arasındaki çocukların ürettiği resimlerinden oluşuyor.

Sosyal Haklar Derneği Soma Temsilciliği Atölye Ayvada Studio35

🎞️ Film Gösterimi:
19 Temmuz 21.00
Atölye Ayvada

Projenin paydaşlarından Documentarist’in projenin Ayvalık programı için hazırladığı her yaştan çocuklar, gençler ve yetişkinler için ekoloji temalı animasyon filmleri seçkisi olan 7 film ücretsiz olarak gösterilecek.

DOCUMENTARIST Atölye Ayvada

CultureCIVIC EU IN TURKIYE Sarı Denizaltı Sanat İnisiyatifi Odeon Pergamon Kültür Sanat Alanı

www.celiskilerolasılıklarutopyalar.com

Address

Zekibey Mah. 13 Nisan Caddesi No:6
Ayvalık
10400

Telephone

+905324838781

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Arkipel posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Organization

Send a message to Arkipel:

Shortcuts

Share