20/09/2026
1897’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bağlı Galiçya’da doğar ve Bukovina’da varlıklı babasının yönettiği büyük bir çiftlikte büyür Wilhelm Reich. Babası Leon, zengin olduğu kadar otoriter, kıskanç ve sert bir adamdır. Wilhelm ise -tabii ki- annesi Cecilia’ya çok bağlıdır. Evde eğitim görüyordur ve eve sık sık öğretmenler gelmekte, hatta bazıları aileyle birlikte yaşamaktadır.
Çiftlikte, aile üyeleriyle öğretmenlerin birbirine karıştığı bu kalabalık ve iç içe hayatın içinde büyüyen Wilhelm, daha çocuk yaşta cinsellikle ve bedenin doğal halleriyle karşılaşır. On iki yaş civarında, annesinin evde yaşayan öğretmenlerden biriyle ilişkisini fark eder, hatta geceleri onları gizlice izlemeye başlar. Kıskançlık, hayal kırıklığı ve korkuyla baş edemeyen genç Wilhelm, sonunda bu ilişkiyi babasına söyler.
Aile içinde yaşanan kriz büyür, büyür, büyür ve kısa bir süre sonra annesi intihar eder. Cecilia, evde kullanılan bir dezenfektan olan Lysol’ü içerek hayatına son vermeye çalışır ve günler süren büyük acıların ardından ölür. Wilhelm tüm sürece şahit olur. Dört yıl sonra babası da ölür, resmi ölüm nedeni tüberkülozdur. Ancak Reich’ın daha sonraki anlatılarında, babasının kendisini soğuk suya ve kötü hava koşullarına bilerek maruz bırakıp hastalığını ağırlaştırdığı ve ölümünü bir tür yavaş intihara dönüştürdüğü düşüncesi de yer alır. On yedi yaşındaki Wilhelm, bir anda hem yetim kalır hem de babasından kalan büyük çiftliğin sorumluluğunu üstlenir.
Reich, yıllar sonra Freud’un çevresine girer. Onun öğrencileri ve çalışma arkadaşları arasında yer alır. Zamanla Freud’la ilişkisi bozulacak, sonunda psikanalitik çevreden kopacaktır. Psikiyatri tarihinin en radikal isimlerden biri olarak 1933’te faşizmin yükselişini anlamaya çalışırken Reich, yazdığı kitabın bir bölümünün başlığını şöyle koyar:
“Faşist Toplumun İlk Hücresi Olarak Otoriter Aile”
Bu aralar sıkça duyduğumuz o “aile” ve “güvenlik” kelimelerine, Reich’ların çiftliğindeki çitlerin hemen arkasından bakmanın zamanı şimdi belki de. Wilhelm, 1930’larda faşizmin kitle psikolojisini incelerken, otoriter rejimlerin sokaklardan ya da parlamentolardan önce nerede kök saldığını arıyordu. Vardığı yerlerden biri aileydi.
Kendisi de iki çocuk babası olan Reich’a göre otoriter aile, büyük otoriter yapının toplum içinde yeniden üretilmesinde merkezi bir yere sahipti. Yani bizim “toplum” dediğimiz şeyin içinde küçük güzeldir ama sinsi de: topluma fırlatılmış en küçük ve en kusursuz faşizan hücre. Babanın mutlak otoritesi, annenin bu otoriteyi gündelik hayatın içine taşıyan ve çoğu zaman onu sevgi, fedakârlık ve koruma diliyle görünmez kılan rolü, ceza, kayıtsız şartsız itaat beklentisi ve “dışarıdaki tehlikelerden koruma” vaadi… İktidar, bireyden önce o küçük evin salonunda hizaya sokuyordu ruhları.
Bugünlerde muhafazakâr sınırları tahkim eden operasyonların ortasında gezinirken, Reich’ın bahsettiği o mikro-iktidarı hatırlamamak imkânsız. Çünkü ne zaman bir rejim "aileyi korumaktan" bahsetse, aslında korumak istediği şey sevgi değil, sığınak kılığına girmiş hiyerarşi. Ve çünkü ne zaman bu rejim “aileyi korumaktan” bahsetse, belki de ilk sormamız gerekenler şunlar: Aileyi kimden koruyoruz? Ve aileyi kim tarif ediyor?
Seçimlerin, hayal kırıklıklarının ve giderek daralan yaşam alanlarının ardından bizleri bir araya getirecek kamusal alanlar tarumar edildikçe, herkes kendi küçücük sığınağına, kendi "kutsal" duvarlarının arkasına çekilmeye zorlanıyor. Devletler, toplum olabilme ihtimalimizi elimizden alıp bize teselli ödülü olarak -otoriter ya da değil- "aileyi" veriyor: “Toplum yok, aile var. Güvendesiniz.”
Oysa içeriye kapandıkça çürüyen, dışarıyı düşmanlaştırdıkça kendi içindeki şiddeti kutsallaştıran bir yapı bu. Tıpkı Schopenhauer’ın kirpileri gibi, soğuktan donmamak için sığındığımız o çitlerin içinde, birbirimize batan okları “sevgi” sanmaya zorlanıyoruz. Toplumlaşma yetisini kaybetmiş, dayanışmayı unutmuş ve yalnızlaştırılmış kitlelerin son sığınağı ilan edilen "kutsal aile", böylece itaat üretmenin en küçük fabrikasına dönüşüyor.
Sınırları devletler tarafından çizilen, ne konuşup nasıl yaşayacağımızın denetlendiği bir evde ise güvenlik ile itaat arasındaki çizgi giderek siliniyor ve biz, iyi idare edilen birer tebaa adayına dönüşüyoruz.
İki insan arasındaki ilişkiden başlayıp en küçük kuruma, yani aileye kadar sızan ve oradan bütün topluma yayılan o iktidar zincirinin ortasındayız. Duvarları yükseltmek bizi korumuyor, içerideki kokuşmuşluğu gizlemeye yarıyor.
Sadece tahammül sınırlarımızı değil, özgürlük sınırlarımızı da yeniden hatırlamak dileğiyle.
*Görseller Arkipel arşivi ve çeşitli galeri ve diğer websitelerinden derlenmiştir. Bir kısmını da yapay zekayla düzenledim. Uyaran olursa kaynak bilgilerini eklerim. Görsellerin kimisi pek alâkasız görünse de aslında en alakasız görünen bile konuyla çok alakalı.
*📸 3 yaş Wilhelm, 1900 (Wikimedia)
*📸 1928, Wilhelm Ailesiyle: İlk eşi Annie Pink ve kızları Eva ile Lore (Wikimedia)
*Eserler: Gülçin Aksoy, Aile, Yerleştirme, 2017 (🥀) - Nur Koçak, Annem, Babam, Ablam ve Ben 1, 1980-1983 - Şükran Moral, Evli, Üç Erkekli, Performans, 1994 (Roma) - 2010 (Mardin) - CANAN, Görmedim, Duymadım,Bilmiyorum, Fotoğraf, 105x140, 2003 - Neriman Polat, Babaevi Apartmanı Sergisi, 2008 - Nil Yalter, Topak Ev, 1973 - Louise Bourgeois, The Destruction of the Father, 1974 - Füsun Onur, Bebek Evi, 1970’ler - Louise Bourgeois, Maman, 1999 - Laurie Simmons, Walking House, 1989 - Martha Rosler, Semiotics of the Kitchen, 1975 - Marisol Escobar, The Family, 1962 - Gözde İlkin, Vaziyet Planı, Devrik Ev Serisinden, 2017 - Güneş Terkol, Ailesini Kafasında Taşıyan Adam, Kumaş Üzerine İşleme, 190x85 cm - Catherine Opie, Domestic, 1995–98 - Eda Çekil, Aile Albümü Sergisi, 2021 - Mona Hatoum, Homebound, 2000 - İnci Eviner, Harem, 2009