03/09/2026
ENFLASYON KAPANI
Türkiye’de milyonlarca memur ve emeklinin yaşam standartlarını doğrudan belirleyen maaş artış sistemi, uzun süredir yapısal bir adaletsizlik girdabının içinde can çekişmektedir. Mevcut sistemde maaş zamları, toplu sözleşme hedefleri ve son altı ayda gerçekleşen enflasyon farklarının geriye dönük olarak maaşlara yansıtılması esasına dayanmaktadır. Kağıt üzerinde bir "koruma kalkanı" gibi sunulan bu mekanizma, uygulamada memurun ve emeklinin cebinden sürekli çalan, alım gücünü sistematik olarak eriten bir "enflasyon kapanına" dönüşmüştür.
Mevcut sistemin en büyük yapısal sakatlığı, enflasyon farkının 6 ay geriden gelmesidir. Yüksek enflasyonist ortamlarda fiyatlar her gün, her hafta güncellenirken; memur ve emekli, kaybettiği alım gücünü geri alabilmek için tam yarım yıl beklemek zorundadır. Ocak ayında alınan zam, şubat ayındaki bir market alışverişinde çoktan buharlaşmakta, ancak bu kaybın telafisi temmuz ayına bırakılmaktadır. Yani devlet, memuruna borcunu 6 ay sonra ve faizsiz olarak ödemektedir. Enflasyon farkı bir zam değil, geçmiş dönemde yaşanan hırsızlığın aylar sonra yapılan eksik bir iadesidir.
Bu çarpıklığın en net ve can yakıcı hissedildiği dönem ise yıl sonu ve yıl başı geçişleridir. Türkiye ekonomisinin kronikleşen bir gerçeği olarak, aralık ayı enflasyon rakamları genellikle mevsimsel etkiler, baz etkileri ya da çeşitli müdahalelerle "beklentilerin altında" veya düşük açıklanmaktadır. Maaş zam oranı tam da bu aralık ayı verisiyle mühürlenmektedir.
Ancak takvim yaprakları ocak ayını gösterdiği an, acı gerçekle yüzleşilir. Yeni yılla birlikte iğneden ipliğe her şeye yapılan büyük zamlar, harç ve vergi artışları, asgari ücret ayarı sonrası etiketlere yansıyan maliyetler ocak ayı enflasyonunu zirveye taşır. Sonuç olarak; aralık ayındaki yapay düşüşle düşük tutulan maaş zammı, ocak ayının ilk haftasında daha memurun cebine girmeden eriyip gitmektedir. Memur, ocak ayının faturasını o günün yüksek fiyatlarıyla öderken, maaşı aralık ayının düşük hesaplanmış dünyasında kalmaktadır.
Maaş zamlarının piyasa gerçeklerine göre değil de ekonomi yönetiminin "öngördüğü" ya da hedeflediği enflasyon oranlarına göre yapılması, trajediyi derinleştiren bir diğer unsurdur. Türkiye’de hedeflenen enflasyon oranları ile sokaktaki gerçek enflasyon arasındaki makas hiçbir zaman kapanmamıştır. Gerçekleşmesi neredeyse imkansız olan iyimser hedeflere göre yapılan zamlar, memuru ve emekliyi daha ilk aydan itibaren enflasyona ezdirmektedir.
Memur ve emekliyi sürekli geriden takip eden bir tazminat sarmalına mahkum eden bu sistem, sürdürülebilir değildir. Sosyal devlet ilkesi, çalışanını enflasyona karşı korumayı gerektirir; onu bir istatistik oyununun mağduru yapmayı değil.
Bu adaletsizliğin giderilmesi için:
• Maaş zamları geçmiş enflasyona değil, yaşanan gerçek hayat pahalılığına göre belirlenmelidir.
• Yüksek enflasyon dönemlerinde 6 aylık bekleme süresi ortadan kaldırılmalı, aylık veya üç aylık eşel mobil (otomatik ayarlama) sistemine geçilmelidir.
• Enflasyon farkının üzerine, büyümeden pay alan gerçek bir refah payı refize edilmelidir.
Aksi takdirde, aralık illüzyonları ve ocak gerçekleri arasında ezilen memur ve emekli için her yeni yıl, daha fazla yoksulluk ve daha fazla hak kaybı anlamına gelmeye devam edecektir.