25/08/2026
BİR ÖĞRETMEN ÖYKÜSÜ!
Hamdi Özdemir
"El Sükût, hayrul min el dırdır."
Koridorun ucunda göründüğünde zil henüz çalmamıştı.
Ankara ayazının okulun pencerelerine vurduğu sabahlardan biriydi. Kalorifer petekleri yanıyordu ama sınıfları ısıtmaya güçleri yetmiyordu. Pencerelerin iç yüzünde ince bir buğu, koridorda ıslak palto, tebeşir ve tahta cilasının birbirine karışan o eski okul kokusu vardı.
50. Yıl Lisesi henüz sabahın mahmurluğunu üzerinden atamamıştı.
Bir sınıftan kahkaha yükseliyor, başka bir sınıfın kapısında iki öğrenci birbirini ite kaka içeri girmeye çalışıyor, merdivenlerden koşarak çıkanların ayakkabı sesleri koridor boyunca yankılanıyordu.
Sonra birisi seslendi:
Cemal Hoca geliyor!
Deyince koridordaki hareket bir parça yavaşladı.
Cemal Özbay ağır ama kendinden emin adımlarla yürüyor, ayak sesleri koridorda yankılanıyordu.
Uzun boylu, geniş omuzluydu. Siyah, kıvırcık saçlarını her zamanki gibi geriye taramıştı. Geniş alnının altında iri kahverengi gözleri canlıydı. Siyah bıyıkları yüzündeki gülümsemeyi saklamak yerine sanki daha da belirginleştirirdi.
Heybetliydi.
Hani Anadolu’da güçlü kuvvetli adamlar için söylenen bir söz vardır: taşı sıksa suyunu çıkarır. Cemal Hoca bu tarife pek uygundu. Üstelik bunun farkındaydı.
Bir gün sınıfta:Karamanlıoğlu Mustafa’ya ithafen!
Siz beni ne sanıyorsunuz haylazlar? Üçünüzü birden sırtıma alırım! Demişti.
Arka sıradan bizim” şakkadanak” Aziz dayanamamıştı ve “Şakkadanak” sormuştu
Hocam üçünü bilmem ama iki kişi deneyebiliriz!
Cemal Hoca gözlerini kısıp Aziz’i baştan aşağı süzmüştü.
Sen önce tarih sınavından kendini kaldır da beni sonra kaldırırsın!
Sınıf kahkahaya boğulmuştu. Aziz sorduğuna pişman olmuştu. Boncuk Suat’ın ve Erol Küzenk’in kahkahaları sınıfın tavanında çınlıyordu. Cemal hoca hemen “El sükut, hayrul mine el dırdır”, dediğinde sıfın içine bir sessizlik çöktü.
***
Derslere bizden önce girmeyi severdi. Belki “severdi” demek yanlış. Öğretmenlik anlayışı öyleydi. Öğrenci öğretmeni beklemeyecekti; öğretmen öğrencisini bekleyecekti.
Sınıfa girdiğimizde onu çoğu zaman masasının başında bulurduk. Yoklama defterini açmış, kara tahtaya yazacağı konuyu kafasında çoktan hazırlamış olurdu.
O sabah da öyleydi.
Kapıdan girdim, başını kaldırdı, beni gördü, gözlerinin içi güldü.
Gel bakalım Şef!
Günaydın hocam.
Günaydın da…
Nerede senin kerkenezler? Arkama baktım. Geliyorlar hocam dedim. Onların gelişiyle Osmanlı'nın yükseliş devri aynı uzunlukta zaten, dedi, güldüm.
Hocam bugün iyi başladınız.
Ben her gün iyiyim oğlum, siz kerkenezsiniz.
Sonra kapıya baktı, çocuklar birer ikişer sınıfa doluşuyordu.
Kızlardan Nuray’a seslendi:
Geç bakalım evde kalasıca, geç!
Nuray hemen karşılığını verdi:
Hocam daha yaşımız kaç? Sizin bu çenenizle yaş değil, sabır lazım sizi alacak adama!
Sınıf yine güldü, Nuray da gülüyordu.
Çünkü kimse o sözlerde kötülük aramazdı.
Cemal Hoca'nın öğrencisine takılması, aslında onunla arasına mesafe değil yakınlık koyma biçimiydi. Herkesin bir adı vardı onda.
Kimi kerkenezdi, kimi evde kalasıca, kimisini babasının lakabıyla çağrılırdı.
Ben de Şef'tim.
Yıllar sonra insan anlıyor: Bir öğretmenin size taktığı lakabı kırk yıl sonra bile hatırlıyorsanız, o öğretmen sizi gerçekten görmüş demektir.
Zil çaldı, kapıyı kapattı, tebeşiri aldı. Tahtaya iri harflerle birkaç kelime yazdı.
Ders başladı.
İlk kırk beş dakika Cemal Özbay başka bir adamdı.
Tarihçiydi.
Ama tarihi mezarlıkta dolaşır gibi anlatmazdı. Tarihler, isimler, savaşlar onun ağzında ezber olmaktan çıkardı. Bir olayın ortasına koyardı bizi.
Şimdi sen padişahsın Şef!
Ben mi hocam?
Sen.
Niye şaşırıyorsun? Padişah olmak için sınav mı var?
Sınıftan Filozof Recep’in sesi geldi: Hocam bunun saltanatı uzun sürmez!
Cemal Hoca döndü.
Sen konuşma! Seni daha kapıkulu ocağına bile almam.
Kahkaha...
Sonra yeniden ciddileşirdi.
Bakın çocuklar, tarihi yalnızca sonuçlarıyla okursanız hiçbir şey anlamazsınız. İnsanları, şartları, dönemi düşüneceksiniz. “Ben orada olsaydım ne yapardım?” diye soracaksınız.
Belki de bize öğrettiği en önemli şeylerden biri buydu: tarihe bakarken insanı unutmamak.
***
Blok dersin ikinci bölümünde kitabın kapağı yavaş yavaş kapanırdı.
Asıl şenlik ondan sonra başlardı. Biz bunun “ders kaynatmak” olduğunu sanırdık. En kestirme yol da belliydi: Beşiktaşi
Cemal Hoca iyi Beşiktaşlıydı. Arka sıradan Öztimur oltayı attı:
Hocam dün Beşiktaş'ı gördünüz mü? Cemal Hoca önce duymazdan geldi.
Tahtayı siliyordu. Hocam hakem olmasa yine yeniliyordunuz.
Tebeşiri masaya bıraktı.
Yavaşça döndü.
Kim söyledi onu?
Öztimur parmağını kaldırdı.
Ben hocam.
Cemal Hoca birkaç saniye yüzüne baktı.
Sen hangi takımlısın?
Fenerbahçe.
Otur. Niye hocam? Tarihte her yanlış bilgi tartışmaya değer değildir.
Sınıf yıkıldı.
Bir başkası atıldı: Ama hocam. Ama'sı yok!
Derken futbol konuşulmaya başlandı. Futboldan hakemlere, hakemlerden adalete, adaletten memlekete, memleketten siyasete…
Bir bakmışız herkes konuşuyor. Mustafa ayağa kalkmış düşüncesini savunuyor, Emine itiraz ediyor.
Biz hâlâ dersi kaynattığımızı düşünüyoruz. Cemal Hoca ise sınıfın bir köşesinde bizi seyrediyor. Bazen araya giriyor:
Sen arkadaşının sözünü kesme.
Biraz sonra:
Ayağa kalk, öyle konuş. Arkadaki de seni duysun.
Sonra bir başkasına:
Bağırmak haklı olmak değildir. Anlat bakalım niye öyle düşünüyorsun?
O yıllarda farkında değildik.
Hoca bize tarih dersinin içinde konuşmayı öğretiyordu. Dinlemeyi öğretiyordu ve İtiraz etmeyi…
Bir topluluk karşısında söz almayı, kendi fikrimizin arkasında durmayı ve belki hepsinden önemlisi, bizim gibi düşünmeyenin de konuşmasına izin vermeyi.
Biz onu kandırdığımızı sanıyorduk, meğer o bizi eğitiyormuş.
***
Tabii her özgürlüğün bir sonu vardı. Sınıfın sesi giderek yükselirdi. Ön sırayla arka sıra ayrı konuşur, biri ayağa kalkar, öbürü laf atar,
Kızlardan biri:
Leyla şunları sustursanıza hocam! Diye bağırırdı. Cemal Hoca masasının arkasında beklerdi. Bir süre hiçbir şey söylemezdi, sonra başını kaldırır, kaşları hafifçe yukarı kalkardı. O an tehlikenin yaklaştığını anlardık.
Ve gür sesi sınıfı doldururdu:
"EL SÜKÛT, HAYRUL MİNE EL DIRDIR"
Sessizlik.
Bir saniye önce pazar yerine benzeyen sınıfta çıt çıkmazdı. Arka sıradan bir kalem yere düşse herkes dönüp bakardı.
Cemal Hoca sınıfı süzerdi. Oh be! İnsan olduğunuzu hatırladınız. Birimiz mutlaka fısıldardı:
Boncuk Suat hemen atladı hocam bunun Türkçesi ne?
Anında cevap gelirdi: Türkçesini anlayacak seviyeye gelince söylerim kerkenez!
Yine kahkaha...
Cemal Hoca'nın öfkesi bile uzun sürmezdi.
***
Fakat sınav günü işler değişirdi.
O gün dostluk biterdi. Hele ki konu kopyaysa…
Cemal Hoca'nın kendine güveni tamdı. Benim sınavımda kopya çekemezsiniz!
Javs balıkları hemen itiraz:
Çekeriz hocam!
Çekemezsiniz.
Çekeriz!
İddiaya var mısınız? İşte beklenen cümle buydu.
Varız!
Bir tepsi baklava!
Tamam!
Sınav kâğıtları dağıtılırdı. Cemal Hoca sınıfı şöyle bir süzerdi. Kimin kopya çekmeye meyilli olduğunu aşağı yukarı bilirdi. Gözüne iki üç kişiyi kestirirdi.
Sen!
Barbaros irkilirdi. Ne oldu hocam? Daha bir şey olmadı. Ama olacak. Vallahi bir şey yapmadım. Ben de daha yakaladım demedim.
Niye telaşlandın?
Sınıf gülmemek için dudaklarını ısırırdı.
Sınav başlardı.
Cemal Hoca avına kilitlenmiş şahin gibi o birkaç kişiyi izlerdi.
Çocuk sağa baksa: Önüne!
Sola dönse: Boynun ağrımasın, doktor değilim!
Elini sıranın altına götürse: Çıkar bakalım onu!
Ve mutlaka birini yakalardı.
Yakaladım!
Yüzündeki zafer görülmeye değerdi.
Baklava benim!
Fakat o sırada sınıfın geri kalanında nasıl bir “bilgi alışverişi” yapıldığını burada ayrıntısıyla anlatmayayım. Öğretmenimin hatırasına hürmetsizlik olmasın.
Şunu söylemekle yetineyim: Cemal Hoca birkaç kişiyi çok iyi yakalardı. Geri kalanımız da bundan oldukça iyi yararlanırdık.
Sonra baklava gelirdi. Birlikte yenirdi.
Bugün düşündüğümde hâlâ karar veremiyorum: Gerçekten görmüyor muydu? Yoksa bütün sınıfın oyununu anlayıp bizim çocukça zaferimize ses çıkarmıyor muydu?
Belki öğretmenlik biraz da öğrencisine, kazandığını sandığı küçük zaferler bırakmaktır.
***
Bir de sıfırı vardı.
Öyle bildiğiniz sıfırlardan değil. Kuyruklu sıfır. Cemal Hoca o sıfırı not defterine bir koydu mu, öğrenci için yaz tatilinin güneşi biraz erken batardı.
Hocam düzeltiriz değil mi?
Eylül güzel aydır.
Hocam yapmayın! Ankara'nın en güzel zamanı!
Ne sıcağı var ne soğuğu.
Hocam vallahi çalışacağım.
Eylül'e kadar bol bol çalışırsın.
Özellikle ukalalığa, kendini beğenmişliğe, arkadaşını küçümsemeye hiç tahammülü yoktu.
Bilmemek suç değildi onun için. Ama kendini herkesten üstün görmek büyük kusurdu. Kuyruklu sıfır biraz da bunun cezasıydı.
Yine de Eylül geldiğinde o heybetli adamın yüreği yumuşardı. Kimseyi kolay kolay bırakmazdı. Çünkü amacı öğrenciyi okuldan atmak değil, hayata katmaktı.
***
Bizim öğrencilik yıllarımız memleketin sakin zamanlarına denk gelmedi.
Sokak sertti. Siyaset sertti. Gençlik daha da sertti. Düşüncelerimiz vardı. İnandıklarımız vardı. Birbirimize kızdığımız, dünyayı ikiye böldüğümüz zamanlarımız vardı. Okulun kapısında memleketi bırakıp sınıfa giremiyorduk. Adeta, memleket bizimle birlikte içeri giriyordu.
Bazen kavga olarak, bazen öfke olarak, bazen korku olarak… İşte o günlerde bazı öğretmenlerin yalnızca öğretmen olmadığını gördük. Cemal Özbay da onlardan biriydi.
Kimin hangi görüşten olduğuna bakmaz, kimin hangi tarafta durduğunu sormadı.
Onun tarafı belliydi:
Öğrencisinin tarafı.
Başımız sıkıştığında önümüzde durduğu da oldu, arkamızdan tuttuğu da.
Bazen tek bir cümlesi yetti.
O benim öğrencim. Bugün bu dört kelimeyi yazmak kolaydır. Ama bazı zamanlarda bir öğretmenin “O benim öğrencim,” demesi, bir çocuğun önüne duvar olmak demekti.
Bizi 50. Yıl Lisesi'nde deyim yerindeyse ateşin içinden çekip aldığı günler oldu. Gençken bunun büyüklüğünü anlamıyorsunuz. Size zaten yapılması gereken bir şeymiş gibi geliyor.
Aradan yıllar geçiyor. Hayat insanı oradan oraya savuruyor. Sonra bir gün dönüp bakıyorsunuz:
Herkes gitmiş.
Ama o öğretmenin eli hâlâ omzunuzda.
***
Yıllar sonra okul etkinliğinde yeniden karşılaştık. Koridorda kalabalığın arasında duruyordu. Saçlara aklar düşmüş, zaman yüzümüze kendi çizgilerini çekmişti.
Ama gözleri aynıydı.
O iri, kahverengi, güleç gözler…
Beni gördü, bir an baktı, yüzünde o eski gülümseme belirdi.
Şef!
İşte o kadar. Kırk küsur yıl bir kelimenin içinde eriyip gitti. Ben artık o an bugünkü yaşımda değildim.
Yine lise öğrencisiydim.
50. Yıl Lisesi'nin koridorundaydım. Arkadaşlarım birazdan sınıfa doluşacaktı. Tahta birazdan tebeşir tozuna bulanacaktı.
Birisi Beşiktaş'a laf atacaktı.
Birileri kopya hazırlayacaktı.
Kızlar “evde kalasıca”, erkekler “kerkenez” olacaktı.
Ve ben yine Şef'tim.
Nasılsınız hocam? Dedim.
Elini omzuma koydu. İyiyiz Şef… Sizleri görünce daha iyi oluyoruz.
O anda insanın içine garip bir hüzün çöküyor. Çünkü öğrencilikte öğretmenin yaşlanabileceğini hiç düşünmüyorsunuz.
Öğretmenler size hep aynı yaşta kalacakmış gibi geliyor.
Sonra yıllar geçiyor. Bir bakıyorsunuz, sizi büyüten insanlar da yaşlanmış. Ama sesleri yaşlanmıyor.
Şimdilerde kimi zaman Ankara'da, kimi zaman İzmir'de…
Bu günlerde Sivrialan'da. Köyünün havasını, suyunu seviyor. Bizim okul yıllarından başlayan bağımızsa hâlâ sürüyor. Ankara'da olduğunda okul etkinliklerine gelir.
Eski öğrencilerinden biri yanına yaklaştığında yüzü değişir. Gözlerinin içi güler. Belki öğretmenliğin en büyük ödülü de budur.
Yıllar önce sınıfınızda oturan çocukların saçları ağarmış hâlde gelip:
Hocam… demesi…
Diplomalar unutulur.
Notlar unutulur.
Sınav soruları unutulur.
O meşhur kuyruklu sıfırlar bile unutulur.
Ama insan kendisine değer veren öğretmeni unutmaz.
Çünkü iyi öğretmen yalnızca ders anlatmaz. Öğrencisinin hayatına küçük bir iz bırakır. Çok iyi öğretmense yıllar sonra o izi takip ettiğinizde çocukluğunuza, gençliğinize ve biraz da kendinize ulaşırsınız.
Cemal Özbay öğretmenim benim için böyledir.
Bugün 50. Yıl Lisesi'nin o eski koridorunda yürüsem, kapısını açıp boş bir sınıfa girsem, eski sıralardan birine otursam…
Sanırım önce sessizliği dinlerim. Sonra gözlerimi kapatırım. Belki koridordan ağır adımlar gelir.
Kapı açılır.
Uzun boylu, geniş omuzlu, siyah bıyıklı bir adam içeri girer. Tebeşiri masaya bırakır. Sınıfa şöyle bir bakar.
Ben arka sıralardan gülümserim.
O beni görür.
Ne gülüyorsun Şef?
Hiç hocam.
Senin “hiç”lerini biliriz.
Sonra sınıfın uğultusu giderek yükselir.
Bir yerlerden kahkahalar gelir. Bir kerkenez diğerine laf atar.
Evde kalasıcalar itiraz eder.
Ve yılların ötesinden o ses yeniden duyulur:
EL SÜKÛT, HAYRUL MİN EL DIRDIR!
Bu kez susarım öğretmenim.
Gerçekten susarım.
Çünkü bazı sesler ancak insan sustuğunda duyulur.
Ve bazı öğretmenler okulda kalmaz.
Öğrencisinin ömrüne karışır.
Öğretmenime…