28/09/2026
GÜNAYDIN TÜRKİYE’M…
Fatma Betül Sayan Kaya üzerinden yürütülen tartışmayı günlerdir sakız gibi çiğniyoruz. Oysa mesele bir kişi değildir. Hakkındaki iddialar bağımsız yargının işidir; suçluya da suçsuza da deliller üzerinden hukuk karar verir.
Benim sorum çok daha büyük:
Türkiye’de gerçekten bağımsız bir yargı, şeffaf bir denetim, özgür bir medya ve kimsenin tarafını tutmayan bir devlet idaresiyle son 25 yılın kapıları açılsa karşımıza ne çıkar?
Kamu kaynakları, ihaleler, imar kararları, malvarlıkları, servet artışları, şirket ilişkileri, fonlar, belediyeler ve bürokrasi; AK Partili, CHP’li, MHP’li demeden aynı hukuk terazisinde incelense ne görürüz?
İddia ediyorum: Günleri 24 saatten 48 saate, haftaları 7 günden 14 güne, ayları 30 günden 60 güne çıkarsanız ve bir yıl hiç durmadan temizlik yapsanız, Türkiye’nin gündeminden tartışılacak dosya eksilmez.
Çünkü mesele Fatma Betül Sayan Kaya değil; mesele sistemdir.
25 yıllık AK Parti iktidarını konuşurken medyayı, denetimsizliği ve hesap sorulamamasını konuşmadan gerçeğin tamamını anlatamayız. Medya susmasaydı, kalemini satmasaydı, üç maymunu oynamasaydı, gördüğünü kamuoyundan saklamasaydı Türkiye bugün çok başka şeyleri konuşuyor olabilirdi.
Üstelik bu yalnızca benim kanaatim değildir. Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF) 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye 180 ülke arasında 163. sıradadır. RSF, Türkiye’nin 2025’te 159. sıradayken 2026’da 163. sıraya gerilediğini ve medya çoğulculuğunun ciddi biçimde sorgulandığını bildiriyor.
Yolsuzluk konusunda tablo da farklı değildir. Transparency International’ın 2025 Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Türkiye 31/100 puanla 182 ülke arasında 124. sıradadır. Daha önemlisi kurum, Türkiye’yi 2012’den bu yana puanı anlamlı biçimde gerileyen ülkeler arasında gösteriyor ve bu gerilemeyi denetim mekanizmalarının zayıflaması, kurumsal kırılganlık ve yerleşik çıkar ağlarıyla ilişkilendiriyor.
Yani ortada artık yalnızca siyasi bir tartışma değil, uluslararası göstergelere de yansıyan ciddi bir kurumsal güven meselesi vardır.
Ama benim asıl korkum çalınan para değildir.
Para bulunur. Haksız kazanç ispatlanır, malvarlığına el konulur; hepsini kurtaramazsanız yarısını kurtarırsınız.
Peki ruhunu ve vicdanını kaybetmiş bir milleti nasıl geri getireceksiniz?
Yanlış olduğunu bile bile susmak, kendi mahallesi yaptığında görmezden gelip karşı mahalle yaptığında ayağa kalkmak artık yalnızca siyasi çürüme değildir.
Bu, ahlaki çöküştür.
“Başörtüsü yasağını kaldırdılar” diyerek 25 yıllık bir iktidarın bütün hesabını kapatamazsınız. Başörtüsü yasağına dün de karşıydım, bugün de karşıyım. Ama bunun karşılığında kul hakkını, adaleti, liyakati, emaneti, haramı ve helali kaybetmişsek geriye nasıl bir muhafazakârlık kaldığını da sormak zorundayız.
Öyle bir hayal kırıklığı yaşandı ki insan bazen, “Başörtüsü yasağına kurban olaydım” diyecek noktaya geliyor.
Çünkü din yasaklanmadı; benim kanaatimce çok daha tehlikeli bir şey oldu:
Din konuşulur hâlde kaldı ama ahlakıyla yaşanması giderek zorlaştı.
Kul hakkını yiyerek dindarlık olmaz. Devlet malına göz dikerek muhafazakârlık olmaz. Liyakati ezerek adalet olmaz. Kendi adamının haksızlığına susarak ahlak olmaz.
Bugün milyonlarca insan kamu görevlilerinin, siyasetçilerin ve yakınlarının hayat standartlarını sorguluyorsa devletin görevi bu soruları susturmak değildir.
Araştırmaktır. Malvarlığını şeffaflaştırmaktır. Kaynağını sormaktır. Meşruysa insanı töhmetten kurtarmak, değilse hukuk neyi gerektiriyorsa onu yapmaktır.
Bunun partisi olmaz.
Hırsızlığın partisi olmaz. Yolsuzluğun ideolojisi olmaz. Kul hakkının bahanesi olmaz.
Şimdi bazıları yeni öğrenmiş gibi davranıyor:
“Vay canına, bunlar da mı oluyormuş?”
Gözün aydın Türkiye’m! Bu yalana bari inanma.
Siyasetin çevresinde bazı ailelerin, grupların ve ekonomik çevrelerin yıllar içinde nereden nereye geldiği zaten toplumun yıllardır tartıştığı bir meseledir. Hangisinin meşru, hangisinin gayrimeşru olduğunu belirlemenin yolu da dedikodu değil, bağımsız yargı ve şeffaf denetimdir.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın, yeni Adalet Bakanı’nın ve yeni İçişleri Bakanı’nın son dönemdeki adımlarını, ağır güven kaybı yaşayan AK Parti’yi yeniden ayağa kaldırma ve devlete güveni tesis etme arayışı olarak okuyorum.
Ama yapılacaksa yarım yapılmamalıdır.
Temizlik kişinin adına, ailesine, makamına veya partisine bakmadan yapılmalıdır.
Çünkü burada tehlikede olan yalnızca AK Parti değildir. Siyaset kurumunun kendisidir.
Muhalefet de “Benim suçum yok” diyemez. İktidarı eleştirmek yetmez. Belgeyi takip edeceksiniz, Meclis’te üzerine gideceksiniz, kendi belediyenizi ve kendi partinizi de denetleyeceksiniz. Kendi mahallenizdeki yanlış karşısında susuyorsanız ahlakı yalnızca rakibinizden isteyemezsiniz.
Ukrayna’nın yakın tarihinde bunun çarpıcı bir örneğini gördük. Televizyonda yolsuzlukla mücadele eden bir öğretmeni canlandıran Volodimir Zelenski, daha sonra mevcut siyaset düzenine duyulan tepkinin yükseldiği bir ortamda cumhurbaşkanı seçildi.
Türkiye’nin meselesi yarın kimin iktidara geleceğini tahmin etmek değildir. Asıl mesele, siyaset kurumuna güven tamamen çökerse ortaya çıkacak boşluktur.
Ve sonunda herkes aynaya bakmak zorundadır.
İktidar hesap verecek. Muhalefet hesap verecek. Bürokrasi hesap verecek. Medya hesap verecek.
Millet de kendi vicdanına hesap verecek.
Yanlışı bildiğimiz hâlde neden sustuğumuzu, kendi tarafımız yaptığında neden görmezden geldiğimizi, menfaatimiz olduğunda neden ahlakımızı ertelediğimizi kendimize soracağız.
Çünkü Türkiye’nin en büyük sorunu yalnızca yolsuzluk değildir.
Türkiye’nin asıl sorunu, yanlışın normalleşmesi ve ahlaki çöküşün sıradanlaşmasıdır.
Bir ülkenin parasını yeniden kazanabilirsiniz. Ekonomisini yeniden ayağa kaldırabilirsiniz. Binalarını yeniden yapabilirsiniz.
Ama vicdanını kaybetmiş bir toplumu yeniden ayağa kaldırmak nesiller sürer.
Ve inanan insan için son hesap çok daha büyüktür:
Mahşerde makam yoktur. Parti rozeti yoktur. Dokunulmazlık yoktur. Propaganda makinesi yoktur.
Orada yalnızca hesap vardır.