27/05/2026
Çocuklar ve bayram
Bayram gelince aklımıza gelen ilk şey kucaklaşmak, barışmak, yardımlaşmak gelirdi bizim zamanımızda.
Bugün bayram. Kapılar çalınacak. Şekerler dağıtılacak. Çocuklar gülecek. Ama her çocuk değil. Bazıları o kapıyı hiç çalamayacak. Bazıları bayramın ne olduğunu bile bilmeden büyüyecek. Biz “nerede o eski bayramlar” diye iç geçirirken. Birileri “keşke bir bayramım olsaydı” diyemeden susacak.
Ve biz. Tüm bunlara rağmen hayatımıza kaldığımız yerden devam edecegiz. İşte en ağır gerçek bu. Çünkü insan, alıştığı acıya körleşir. Görür ama bakmaz. Duyar ama hissetmez. Asıl muhasebe burada başlar.
Kaç kişi gerçekten kendine dürüst oldu Kaç kişi “ben nerede yanlışım” diye sordu Kaç kişi verdiğini değil, vermediğini düşündü? Ve kaç kişi sadece kendisi için değil, başkası için de üzüldü?
Ne güzel günlerdi yaşanmışlıklar. Ya biz tez yaşlandık. Yada zaman su gibi akıp gitti. Bilemedik zamanın kıymetini. Her bayram geldiğinde o güzelim çocukluğumuzun ve gençliğimizin nasıl elden gittiğini anlayamadık. Bizim zamanımızda para pul değildi. Bugünkü gibi çocuklar ve gençler sadece büyüme çağındaki birey olarak görülmezdi bir toplumun yarını, bir ailenin geleceği, insanın en saf ve en güçlü hali, bir mucizenin ta kendisiydi. Bugün labirentte yolunu bulmaya çalışan çocuklarımız ve gençlerimiz karanlıkta umutsuzlukları bir şekilde yaşayıp geleceğini arıyor durumdalar. Bugünün çocuklarına ve gençlerine dokunmak, yarının insanlığına umut olmaktır. Çocuklar gülerse, gençler özgürce soluk alırsa, dünya güzelleşir.
Bizim zamanımız çok renkliydi. Bir o kadarda güzel. Neyi anlatayım nereden başlayalım. Çocukluğumuzu mu, gençliğimizi. Her evin avlusu, avluda bir çeşme vardı. Tek katlı evlerdeki ıbrıkları doldurmaya gönderirlerdi. Taslar, yağ tenekeleri kovamız olurdu. Doldurur kana kana içerdik.
Gazeteeeeee diye bağırarak satış yapan gazeteciden arada bir aldığımız bir gazete özenle saklanan kitaplarımızın en kıymetli kaplarıydı. Çünkü biz, sahip olduklarımızı değil, emek verdiklerimizi korumayı öğrendik.
Bir kıyafet söküldüğünde diker, yırtıldığında yama yapardık. Bundan hiç utanmazdık. Ama kıyafet kirliyse, işte o zaman utanırdık. Ekmeğe salça sürer iştahla yer, yoğurt ekmeğimizde bugünün en pahalı sofralarına değişmeyeceğimiz bir lezzet vardı. Babam arabacı Yaşar'ın kazancıyla geçinmeye çalışırdık. Bazen eve çok az para kalırdı. Gerektiğinde yetinmeyi, ve yoklukla savaşmayı bilirdik. Açlıkla sınandığımız günler olurdu. Bir parça ekmeği şeker şerbetine banıp “yemek” diye yediğimiz zamanlar yaşadık. Ama biz kimseden bir şey istemezdik. Ama kimseye boynumuzu egmezdik.
Bizim zamanımızda internet yoktu. Bilgiye ulaşmak için emek verirdik. Kütüphanelerde saatler geçirirdik. Önlüğümüz küçülse, komşu çocuğuna verirdik. Çünkü bize paylaşmak öğretilmişti. Yolda görsek selâm vermek için yarışırdık. Kapılar kilitlenmezdi. Çünkü güven vardı. Saygı vardı. Sevgi vardı. Emek vardı. Lüks yoktu belki. Ama insanlık vardı. Askerlik dersimiz vardı. Komutanlar girer Atatürk'ü anlatır vatan millet sevgisini aşılardı. Okullar tarikatlara teslim olmamıştı.
Ya bugün.
Her şey var ama huzur yok. Evler dolu ama sofralar yalnız. Kalabalıklar var ama dostluk yok. Aynı evin içinde herkes başka bir dünyada. Sofrada gözler ekranlarda. Bilgiye ulaşmak bir saniye. Ama bilginin kıymeti yok Paylaşmak bir tuş. Ama kalp yok. Kapılar daha sağlam. Ama insanlar birbirine daha uzak. Bugün çocuklar için yaşam kolay ancak ne yazikki şimdi her şey var velhasıl insanlık yok. Biz imkânsızlıklar içinde mutlu olmayı öğrendik. Onlar, imkânların içinde mutsuz olmayı.
Bayramlar neydi. Vicdanın uyanışıydı. Ama biz ne yaptık? Aç kaldık. Ama açları unuttuk. Dua ettik. Ama duyarsız kaldık. Paylaştık. Ama çoğu zaman kalbimizi değil, sadece soframızı açtık. Belki de en acısı şu: Biz iyi olduğumuzu sandık. Ama sadece rahat olduğumuz yerde kaldık.
Oysa vicdan, rahat yerde büyümez. Vicdan, rahatsızlık ister. Sorgu ister. Yüzleşme ister. Ne zaman bir çocuk aç uyumayacak. Ne zaman bir kadın korkuyla değil güvenle yaşayacak. Ne zaman bir insan, başka bir insanın acısına sessiz kalmayacak. İşte o zaman bayram gerçekten yaşanmış olacak. İşte o zaman bayram, sadece takvimde değil; insanın içinde doğacak. Ve işte o zaman.
Sessizliğimiz değil, merhametimiz konuşacak.
Temennim odur ki; Her çocuk karanlığa değil, umuda gözlerini açsın. Hiçbir anne, evladının adını acıyla anmasın. Hiçbir vicdan, gördüğü zulme susmasın. Ve insan bir gün gerçekten insan olmanın yükünü taşımayı öğrensin.
Bayramsız sevinç olur da, sevinçsiz bayram olmazdı bizim zamanımızda. Hele çocukluğumuz ve çocuklarımız farklı zamanların insanları olarak bunu yaşıyorlar bayramlarda. Neden mi Seviniyorlar; okul yok! Seviniyorlar; tatile gidebilenler gidiyor. Seviniyorlar; çalışmadan para da kazanıyorlar.
Ancak bu günkü çocuklar günümüzde “sevinmek için takvimlere işaretlenmiş günlere yeniden erişmenin” heyecanıyla yaşamak zorunda bırakılıyorlar. Bayram günlerinin eski sıcaklığında geçmemesinin suçu çocuklarımızda değil elbet! Gelişen bilim ve teknolojinin kazandırdığı sorgulama yetisi, anne ve babalarından çok daha hızlı somut-soyut çelişkisini çözebilmeleri, tartışabilmeleri, yavrularımızı geçmiş geleneklerin donukluğundan uzaklaştırıyor. Gün geçtikçe geleneklerin, göreneklerin ve toplumsal kuralların ne anlam taşırsa taşısın, çocukların beyninde zamanı geçmiş birer ayrıntıdan başka bir anlamı kalmıyor.
Çağdaş dünya ile aramızı kapatmak zorundayız. Bilim, hız ve zaman üçlüsü, Avrupalı çocuklar gibi yavrularımızı da çarkına alarak kültürümüzün ve ulusal değerlerimizin algılanmasında onları değişime zorluyor. “Bana benzemezsen, bana ulaşamazsın” diyor. Gerçekten çocukların dünyası bizlerinden farklı. Büyüklerin beklentileri sınırlı, yavrularımızın sınırsız! Ne öğreniyorlarsa bizlerden alıyorlar; sevgiyi, nefreti, kavgayı, sarılmayı, barışı. Bayramları da sınırlı sevinçleri de öyle! “Bayramdan bayrama” hoşgörüyü, yardımlaşmayı da hatırlıyorlar. Çocuklar düzenin içinde yaşarlar, ancak düzeni yargılamak onların işi değildir. Bizlerin düzene nasıl baktığımızla ilgilidir çocuklarımızın yetişimi.
Evet, dinsel bayramlar bir inancın sevimli, hatır bırakan ritüelleridir. Ancak toplumsal birlikteliğin ve sosyal yardımlaşmanın kapısını araladığını savunanlar çoğunlukta!
Çocuklarımızdan başlamalı her değişim. Varlısı ile yoksulu ile onlardır ülkenin her gününü bayramlaştıracak, halkını sevindirecek, Türkiye’yi mutluluğa ulaştıracak güç.
Ve bizler, yani bu ülkeyi bu durumda, bu çocuklara devretmeye utanmamız gereken bizler, bu bayram da sevineceğiz! Onlara el öptüreceğiz hakkımız varmış gibi! Ne gibi güzellikler bırakıyoruz yavrularımıza? Açlığı bitirmiş, eğitimi laikleştirmiş, babalarına iş bulmuş, analarına can güvenliği sağlamış bir devletin vatandaşlarımıyız. Bu yavrular bizim geleceğimiz. Onlara “elimizden gelen bu mu diyeceğiz? Yavrularımızın çoğunluğu karnı doymadan gidiyor okullarına. Özel okullardaki çocuklarımızın şansını, devlet okullarında okuyanlarla eşitleyebildik mi? Onları sağlıklı besleyebildik mi? Ceplerine harçlık koyabildi mi babaları? Anaları yüreğinde sakladığı bir türküyü fısıldayabildi mi yavrusunun kulağına, huzurla uyumadan önce?
Aç toplumun aç çocukları. Tok azınlığın tok yavruları. Tümü de Türk. Tümü de Türkiye’nin gelecek kuşağı. Tümü kardeş, can ciğer dost. Ana-babaları da öyle.
Pekiyi, bizler ne yapıyoruz?
Devletimizin eğitim politikalarına bir eleştiri koyamıyoruz. Dinci örgütlenmeye “hizmet” deyip geçiyoruz. Çocuklarımızın umutlarını Tanrı’ya bırakıyoruz. Bilimin, çağdaşlaşmanın, Atatürkçülüğün ve laikliğin savunucusu olamıyoruz Ve şimdi sevinerek, birbirimize sarılarak bayramlarını kutluyoruz! Çocuklarımız sevinirken bayrama, bizler de gururlanıyoruz!
İşte gerçek bu. Kabul ermesekde önümüzde duran dağ aşılması zor gibi.
Kurban bayramınızı kutlar Deveci ailesinden ebediyete intikal edenlere rahmet dilerim.
Mustafa Akköse