17/08/2026
KTMMOB’ye bağlı Yerbilim Mühendisleri Odası’nın “17 Ağustos” depremi ile ilgili basın bildirisi aşağıda paylaşılmıştır.
17 AĞUSTOS’U UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ
17 Ağustos 1999 tarihinde meydana gelen Marmara Depremi’nin üzerinden 27 yıl geçti.
Binlerce insanın yaşamını yitirdiği, on binlerce insanın yaralandığı ve çok geniş bir bölgede ağır yıkıma neden olan 17 Ağustos Marmara Depremi, yakın coğrafyamızın hafızasında derin izler bırakmıştır. Aradan geçen yıllar boyunca yaşanan diğer büyük depremler de bize aynı gerçeği tekrar tekrar hatırlatmıştır: Deprem doğal bir olaydır; ancak depremin afete dönüşmesinde insanın aldığı ya da almadığı kararların büyük payı vardır.
Depremlerin oluşmasını önlemek mümkün değildir. Yer kabuğunu oluşturan levhaların hareketleri, aktif fay sistemleri ve bu sistemlerde biriken gerilimin açığa çıkması sonucunda depremler geçmişte meydana gelmiş, bugün meydana gelmekte ve ileride meydana gelmeye devam edecektir. Buna rağmen can ve mal kayıplarının azaltılması ancak bilgiyle, doğru planlama, nitelikli mühendislik ve etkin denetimle mümkündür.
Dolayısıyla bir depremin yeryüzünde yaratacağı etki yalnızca depremin büyüklüğü ile belirlenmez. Bununla birlikte yerine özgü yapılacak çalışmalarda; yapıların dayanımı, yerel zemin koşulları, yer seçimi, nüfus yoğunluğu, altyapının durumu gibi özellikler, afet öncesi hazırlık konuları içinde birlikte değerlendirilir. Bu şekilde bütünlüklü afet yönetimi çalışmaları, yalnızca deprem sonrasında müdahale etmeye değil, deprem öncesinden riskleri belirlemeye ve azaltmaya odaklanır.
Güvenli yerleşim alanlarının oluşturulmasının ilk koşullarından biri, üzerinde yaşadığımız zeminin ve çevremizdeki tektonik yapıların doğru tanınmasıdır.
Bir bölgede yapılaşma kararı verilmeden önce jeolojik koşullar, zemin özellikleri, yeraltı suyu koşulları, aktif tektonik unsurlar ve deprem sırasında oluşabilecek yerel zemin etkileri bilimsel yöntemlerle araştırılmalıdır. Zemin büyütmesi, sıvılaşma potansiyeli, heyelan riski ve benzeri mühendislik problemleri ancak doğru ve yeterli arazi çalışmalarıyla ortaya konulabilir.
Bu noktada jeoloji ve jeofizik mühendisliği çalışmaları, yapılaşma sürecinin yalnızca tamamlayıcı bir unsuru olarak görülmemelidir. Doğru mühendislik çözümünün başlangıcı, zemini ve jeolojik ortamı doğru tanımaktır.
Zemin etütleri de yalnızca ruhsat sürecinde hazırlanması gereken bir belge veya yerine getirilmesi gereken bürokratik bir işlem olarak değerlendirilmemelidir. Arazi çalışmalarının yerinde ve yeterli sayıda yapılması, elde edilen verilerin doğru yorumlanması ve sonuçların ilgili mühendislik süreçlerine doğru biçimde aktarılması büyük önem taşımaktadır.
Bilimsel veriler kimi zaman yapılaşmayı sınırlandırabilir, kimi zaman ise yer seçimi ve zemin koşulları açısından ek mühendislik tedbirlerinin alınmasını gerektirebilir. Bu durum gelişmenin önünde bir engel değil, güvenli gelişmenin ön koşuludur.
17 Ağustos Marmara Depremi Türkiye’de meydana gelmiş olsa da, bu depremden çıkarılması gereken dersler yalnızca Türkiye ile sınırlı değildir.
Kıbrıs ve çevresi de aktif tektonik süreçlerin etkisi altında bulunan bir bölgede yer almaktadır. Adamızın çevresindeki Kıbrıs Yayı, Helenik Yay ve Doğu Akdeniz’deki diğer aktif tektonik yapılar tarih boyunca önemli depremler üretmiş ve günümüzde de sismik faaliyetlerini sürdürmektedir.
Bu nedenle ülkemiz açısından asıl sorulması gereken soru, “Ne zaman büyük bir deprem olacak?” değildir.
Asıl soru, deprem meydana geldiğinde ne kadar hazır olduğumuzdur.
Depremin tam olarak ne zaman meydana geleceğini bugünkü bilimsel yöntemlerle önceden belirlemek mümkün değildir. Buna karşılık hangi bölgelerin daha yüksek deprem tehlikesine sahip olduğu, hangi zeminlerin deprem dalgalarını daha fazla büyütebileceği ve hangi yapıların daha yüksek risk taşıdığı bilimsel çalışmalarla belirlenebilir.
Adamızda da jeolojik ve jeofizik koşulların yerel ölçekte önemli farklılıklar gösterdiği bölgeler bulunmaktadır. Bu alanlarda yalnızca genel deprem tasarım esaslarının uygulanması yeterli olmayabilir; zemin koşullarının ve yerel sismik özelliklerin ayrıntılı olarak ortaya konulduğu, yerine özgü sismik tehlike değerlendirmeleri ve tasarım parametrelerinin belirlenmesi gerekebilir. Özellikle kritik yapılar ve karmaşık zemin koşullarının bulunduğu alanlarda bu yaklaşımın mühendislik uygulamalarının önemli bir parçası haline gelmesi gerekmektedir.
Dolayısıyla yapılması gereken depremin zamanını tahmin etmeye çalışmak değil; depremin meydana geleceğini kabul ederek hazırlıklı olmaktır.
Bu kapsamda ülkemizde deprem tehlikesine yönelik bilimsel çalışmaların geliştirilmesi, deprem gözlem ve izleme altyapısının güçlendirilmesi, mevcut jeolojik ve jeofizik verilerin güncellenmesi, aktif faylara yönelik çalışmaların sürdürülmesi ve geliştirilmesi, mevcut yerleşim alanları ile gelişme ve yapılaşma potansiyeli bulunan bölgelerde bilimsel esaslara uygun mikrobölgeleme çalışmalarının hayata geçirilmesi, zemin etütlerinin standartlarının yükseltilmesi ve etkin biçimde denetlenmesi önem taşımaktadır.
Aynı şekilde mevcut yapı stokuna ilişkin deprem riskleri de göz ardı edilmemelidir. Özellikle hastaneler, okullar, kamu yapıları ve kritik altyapı tesisleri başta olmak üzere mevcut yapı stokunun deprem güvenliğinin değerlendirilmesine yönelik çalışmaların sürdürülmesi ve kapsamının geliştirilmesi, afet öncesi risk azaltma politikalarının temel unsurlarından biri olmalıdır.
Deprem riskinin azaltılması tek bir kurumun veya tek bir meslek disiplininin görevi değildir. Merkezi yönetim, yerel yönetimler, üniversiteler, meslek odaları, mühendisler, mimarlar, yapı sektörü ve toplumun tamamı bu sürecin bir paydaşıdır. Kurumlar arası iş birliği, bilimsel bilginin paylaşılması ve alınan kararların süreklilik göstermesi büyük önem taşımaktadır.
17 Ağustos’un yıldönümleri yalnızca kaybettiğimiz insanları anacağımız günler olarak kalmamalıdır. Bu tarihler aynı zamanda geçmişte yapılan hataların değerlendirilmesi, alınan önlemlerin sorgulanması ve geleceğe yönelik eksikliklerin giderilmesi için bir fırsat olarak görülmelidir.
Deprem güvenliği, yalnızca büyük bir deprem yaşandıktan sonra gündeme gelen ve bir süre sonra unutulan bir konu olmamalıdır. Bilimsel çalışmaların devamlılığı, mühendislik hizmetlerinin niteliği, denetim mekanizmalarının etkinliği ve toplumun afet bilincinin geliştirilmesi uzun vadeli ve kararlı politikalar gerektirir.
Depremi önleyemeyiz; ancak depremin yaratacağı kayıpları azaltabiliriz.
Bunun yolu korkudan değil bilgiden, söylentiden değil bilimden, deprem sonrasında gösterilen geçici reflekslerden değil; deprem öncesinde sürdürülen planlı, kararlı ve bilimsel çalışmalardan geçmektedir.
Yerbilim Mühendisleri Odası olarak; bilimsel bilginin rehberliğinde, nitelikli mühendislik hizmetlerinin ve kamu yararının esas alındığı, afetlere karşı daha dirençli bir ülke oluşturulmasının hepimizin ortak sorumluluğu olduğunu bir kez daha hatırlatıyoruz.
17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nde yaşamını yitiren tüm insanlarımızı saygıyla anıyor, yakınlarını kaybedenlere bir kez daha başsağlığı diliyoruz.
Unutmamak yalnızca geçmişi hatırlamak değil, aynı acıların yeniden yaşanmaması için gerekenleri bugünden yapmaktır.
KTMMOB Yerbilim Mühendisleri Odası
Yönetim Kurulu