Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı

Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı Kıbrıs'ın kuzeyinde insan haklarına dayalı demokratik bir ortam için çalışmak

Kıbrıslı Türkler Nisan 2004’te Güney’de ve Kuzey’de eş zamanlı olarak referanduma sunulan ve kendilerinin onayladığı Annan Planı ile Kıbrıs sorununa kapsamlı çözüm bulunacağına dair oldukça ümitlenmişlerdi. Ne var ki, her iki tarafın da onayını alamayıp başarısızlığa uğrayan plandan sonraki dönemde temel insan hakları sorunlarına eğilmenin yanısıra Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümüne katkı koymak i

steyen ve bu çalışmalarda insan haklarının temel unsur olduğuna inanan çeşitli mesleklere mensup 52 Kıbrıslı Türk 2005 Şubatında Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı (KTİHV)’ni kurmuştur. In April 2004, Turkish Cypriots were very hopeful when showing their strong support for the referendum for the Annan Plan which was held simultaneously both on the South and the North that it would provide a comprehensive solution for the Cyprus problem. However, the referendum failed to get the support of the Greek Cypriots and could not be put forward. The Turkish Cypriot Human Rights Foundation (TCHRF) was thus established in February 2005, following this period by 52 Turkish Cypriots from different professions who were determined to address fundamental human rights issues as well as providing a contribution for a comprehensive solution to the Cyprus problem and the human rights violations that arose as a result.

17/05/2026
06/05/2026

MASUMİYET KARİNESİ BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ ORTADAN KALDIRMANIN GEREKÇESİ OLAMAZ

Fasıl 155 Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’na eklenen “Masumiyet Karinesinin İhlali” başlıklı düzenleme, ifade özgürlüğü anlamında kabul edilebilir değildir.
Hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunmayan herkes masum sayılmalı; hiç kimse yargı süreci tamamlanmadan suçlu ilan edilmemelidir. Bu da tıpkı ifade özgürlüğü gibi Anayasa’da güvence altına alınmış bir temel hürriyettir. Ancak bu ilkenin korunması, paylaşılmasında ve yayılmasında kamu yararı olan haberlerin cezalandırılması sonucunu doğuracak şekilde yorumlanamaz. Kabul edilen düzenleme, mahkûm olmamış kişilerin isim ve fotoğraflarının paylaşılmasını cezai yaptırıma bağlamakta; basın, yayın, internet medyası ve sosyal medya aracılığıyla yapılan paylaşımlar bakımından ise daha ağır cezalar öngörmektedir. Bu haliyle düzenleme, özellikle gazeteciler ve yurttaş gazeteciliği bakımından ciddi bir caydırıcı etki yaratma riski taşımaktadır. Elbette böyle bir durumun basın özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne ve haber verme hakkına büyük zararlar vereceği, somut olaylarda bunları işlemez hale getireceği ortadadır.
Düzenlemeyle ilgili en önemli konu belki de düzenlemede kamu görevlileri, siyasi kişiler veya kamuya mal olmuş kişiler bakımından hiçbir ayrım yapılmamış olmasıdır. Oysa yolsuzluk, görevi kötüye kullanma, kamu kaynaklarının kullanımı, polis şiddeti veya siyasi sorumluluk doğuran olaylar gibi konularda basının haber verme hakkı, toplumun da haber alma hakkı vardır. Bu tür olayların haberleştirilmesi ile bir kişinin suçlu ilan edilmesi aynı şey değildir. Soruşturma ve dava süreçleriyle ilgili haber niteliğindeki paylaşımların bu şekilde kısıtlamalara tabi tutulması basını haber veremez, gazetecilik yapamaz hale getireceği gibi, özgür bir iklimde bu konuların tartışılabileceği ortamları yitirmek kamuoyunda demokratik tartışma ortamını baltalayacak, ortadan kaldıracaktır.

Masumiyet karinesini koruma gerekliliği, ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü ve halkın haber alma hakkını özünden zedeleyecek biçimde anlaşılamaz. Ceza tehdidi, özellikle hapis cezası ihtimali, basın üzerinde otosansür yaratır ve kamusal denetimi zayıflatır. Bir hakkın kullanılmasının imkansız hâle getirilerek sınırlandırılması da Anayasaya aykırılık teşkil eden bir öze dokunma yasağı örneğidir. Bir hukuk devletinde hiçbir hak bu şekilde sınırlandırılamaz.

KTİHV olarak yetkili makamları, söz konusu düzenlemeyi insan hakları, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü ilkeleri çerçevesinde ve ivedilikle yeniden değerlendirmeye çağırıyoruz. Kamu yararı taşıyan haberler suç haline getirilemez; gazetecilik faaliyeti ceza tehdidi altında yürütülemez.

27/04/2026

Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı olarak, son dönemde Kıbrıslı Türklerin “güvenlik kodları” gerekçe gösterilerek Türkiye'ye alınmamaları ve sınır dışı edilerek Kıbrıs’a geri gönderilmeleri yönündeki uygulamaları yakından takip ediyoruz.
Her devletin, kendi egemenlik yetkisi çerçevesinde ülkeye giriş ve çıkışlara ilişkin karar alma yetkisi bulunduğunun bilincindeyiz. Ancak bu yetkinin kullanımı, hukuk devleti ilkesi, ölçülülük, öngörülebilirlik ve temel haklara saygı ilkelerinden bağımsız düşünülemez. Özellikle Kuzey Kıbrıs ve Türkiye arasındaki tarihsel, toplumsal, siyasal ve fiilî bağlar dikkate alındığında, bu uygulamaların sıradan bir yabancılar hukuku meselesi olarak ele alınması mümkün değildir.

Söz konusu güvenlik kodları nedeniyle Türkiye’ye alınmayan kişilere, hangi somut gerekçeyle “ulusal güvenlik” bakımından sakıncalı görüldükleri açıklanmamaktadır. Bu kişiler, neden Türkiye açısından tehdit kabul edildiklerini, hangi fiil veya ifadelerinin böyle bir değerlendirmeye konu edildiğini bilmeden, haklarında son derece ağır sonuçlar doğuran bir işlemle karşı karşıya kalmaktadır. Bu durum, hukuki öngörülebilirliği ortadan kaldırmakta ve bireylerin yaşamlarını doğrudan etkilemektedir.
Kuzey Kıbrıs bakımından bu meselenin ayrıca çok ciddi pratik sonuçları vardır. Cebinde Türkiye Cumhuriyeti veya Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu bulunmayan, yalnızca KKTC pasaportuna sahip olan bir kişinin, Türkiye üzerinden yurtdışına çıkış imkânının da fiilen engellenmesi, kişinin seyahat özgürlüğünü son derece ağır biçimde sınırlayabilmektedir. Bu nedenle söz konusu uygulamalar yalnızca Türkiye’ye giriş yasağı meselesi olarak değil, Kıbrıslı Türklerin dünyayla kurduğu bağlar ve temel haklara erişimi bakımından da değerlendirilmelidir.

Bunun yanında, bu uygulamaların Kuzey Kıbrıs’ta ifade özgürlüğü üzerinde yarattığı soğutucu etki görmezden gelinemez. İfade özgürlüğü, yalnızca herkesin hoşuna giden, rahatsız etmeyen veya iktidar sahipleri tarafından kabul gören düşüncelerin korunması anlamına gelmez. Aksine, demokratik bir toplumda ifade özgürlüğü; eleştirel, muhalif, rahatsız edici veya çoğunluğun hoşuna gitmeyen ifadelerin de korunmasını gerektirir. Nefret söylemi ve şiddete çağrı gibi demokratik toplum düzeni bakımından korunmayan ifadeler dışında, düşünce açıklamalarının cezalandırma, dışlama veya belirsiz güvenlik gerekçeleriyle bastırılması kabul edilemez.
Bugün Kuzey Kıbrıs’ta insanların “Ne söylersek Türkiye’ye alınmayız?”, “Hangi eleştirimiz güvenlik tehdidi sayılır?”, “Yarın aynı şey bizim de başımıza gelir mi?” endişesiyle kendilerini sansürlemeye başlaması, yalnızca bireysel bir korku hali değil, kamusal tartışma alanının daralması anlamına gelir. Bu belirsizliğin sürdürülmesi, düşünce ve ifade özgürlüğü üzerinde ciddi bir baskı yaratmaktadır.

Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı olarak vurgulamak isteriz ki, iki ülke ve iki ülkenin halkları arasındaki ilişkilerin sağlıklı, saygılı ve demokratik bir zeminde sürdürülebilmesi için bu uygulamaların şeffaf, hukuka uygun ve denetlenebilir hale getirilmesi zorunludur. Kişilerin hangi somut gerekçelerle Türkiye’ye alınmadıkları kendilerine açıkça bildirilmeli; etkili başvuru ve itiraz yolları işletilmeli; keyfîliğe ve belirsizliğe yol açan uygulamalara son verilmelidir.
Kıbrıslı Türk toplumunun düşünce insanlarının, akademisyenlerinin, gazetecilerinin, sanatçılarının ve yurttaşlarının belirsiz güvenlik kodlarıyla sindirilmesi veya kamusal alanda söz söylemekten caydırılması kabul edilemez.

Bu sorunun daha fazla derinleşmeden, temel hak ve özgürlüklere saygılı, şeffaf ve hukuki güvenliği esas alan bir yaklaşımla çözülmesi için ilgili tüm makamları sorumluluk almaya davet ediyoruz.

14/04/2026

İki gündür muhalif gazetelerin haberlerinin, paylaşımlarının, manşet sayfalarının, geçtiğimiz hafta yapılan grevlere ve eylemlere ilişkin içeriklerin ve muhalefet milletvekillerinin kişisel hesaplarında yaptıkları paylaşımlarının sosyal medya platformlarından telif gerekçesiyle kaldırılması, ifade özgürlüğü bakımından ciddi tehlike yaratmaktadır.
Bu gelişmeler, kısa süre önce Ceza Yasası ve Bilişim Suçları Yasası’nda ifade özgürlüğünü bugün yürürlükte olan düzenlemelere göre ağır biçimde sınırlayabilecek değişikliklerin gündeme getirildiği bir dönemin hemen ardından yaşanmaktadır. Yasama yoluyla gerçekleştirilemeyen veya toplumsal tepki nedeniyle geri planda kalan baskıcı eğilimlerin, bu kez hukuk dışı yöntemlerle hayata geçirildiği yönündeki izlenim son derece kaygı vericidir.

Cumhuriyet Meclis’inde yasama faaliyetinin içtüzüğe aykırı biçimde arafta bırakıldığı, siyasal ve kurumsal belirsizliğin derinleştiği, ülkede fiili bir kaos ortamının oluştuğu bir dönem yaşadığımız ortadadır. Tam da böyle zamanlarda toplumun haber alabilmesi, olan biteni öğrenebilmesi ve kamusal meseleleri özgürce tartışabilmesi daha da büyük önem taşımakta, ifade özgürlüğünün korunması gereksinimi hayati hale gelmektedir.

Basının özgür olmadığı, muhalefet milletvekillerinin kişisel paylaşımlarının dahi kaldırılabildiği bir ortamda, ülkedeki gelişmelere ilişkin bilgi akışının engellenmesi yalnızca ifade özgürlüğüne değil, toplumun haber alma hakkına ve demokratik kamusal yaşama da doğrudan müdahale anlamına gelir.
İfade özgürlüğü, diğer tüm temel hak ve özgürlükler gibi, ancak yasayla ve belirli koşullarda sınırlandırılabilir. Bu özgürlük, eleştirel, rahatsız edici ve iktidarı sorgulayan ifadelerin de güvencesidir. Devletin görevi, temel hak ve özgürlükleri zayıflatmak değil, onları her türlü hukuka aykırı saldırıdan korumaktır.

“Siber saldırı” ve benzeri yöntemlerle ifade özgürlüğünün baltalanması, hatta ortadan kaldırılması ve devletin buna karşı etkili koruma sağlamaması bir hukuk devletinde kabul edilemez. Yetkilileri, bu müdahaleleri derhal ve etkili biçimde soruşturmaya, ifade ve basın özgürlüğünü güvence altına almaya, bilgi akışını engelleyen her türlü hukuk dışı uygulamaya son vermeye çağırıyoruz.

08/04/2026

Dün ülkemizde yaşananlar, kısa süreli bir gerginlik veya sorun olarak açıklanamayacak kadar ağır ve karmaşık bir hal almıştır. Polis şiddetinin, kamusal düzeni sağlama sınırlarını aştığını; insanların yaşamını ve sağlığını tehlikeye atacak bir boyuta ulaştığını ibretle izledik. Meclis çevresinde ve Meclis içinde yaşanan müdahaleler, yurttaşlara, sendika temsilcilerine ve milletvekillerine yönelen bu şiddetin geldiği noktayı bütün açıklığıyla göstermektedir. Polis gücünün, halkın iradesinin temsil edildiği yerde, halka karşı bu şekilde kullanılması endişe vericidir. Daha önce de açıkça uyardığımız üzere, biber gazı ve benzeri kimyasal irritanların kullanımı sıradan müdahale araçları olarak görülmemelidir. Bu maddeler ciddi bedensel zarara, kalıcı sağlık sonuçlarına ve ölümcül neticelere yol açabilir.
Hükümetin tutumu ise ne yazık ki krizi derinleştirmektedir. Sağlık emekçilerinin grevinin 7 Nisan 2026 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla 60 gün ertelenmesi, grev hakkının fiilen etkisizleştirilmesi sonucunu doğurmuştur. Oysa grev hakkı, sendikal özgürlüğün çekirdek unsurlarındandır; sağlık gibi yaşamsal hizmetlerde getirilecek sınırlamalar dahi istisnai, dar, hukuka bağlı ve telafi edici güvencelerle çevrili olmalıdır. Hükümetin seçtiği yol ise sosyal diyaloğu güçlendirmek değil, hak kullanımını idari kararla bastırmak olmuştur.
Öğretmenlerin grevlerini sürdürmesi ve sınavların yapılamaması, ülkede toplumsal ve siyasal meşruiyet krizinin ne kadar derinleştiğinin ayrı bir göstergesidir. Kamu hizmetlerinin aksamasının asıl sorumlusu, hak arayan emekçiler değil; talepleri duymak yerine baskı, yasaklama ve kriminalizasyon yolunu seçen siyasal iktidardır. Demokratik toplumlarda hükümetlerin görevi, toplumsal itirazı polis gücüyle bastırmak değil, onu muhatap almak ve çözüme yönelmektir.
Sendika yöneticilerinin gözaltına alınması, haklarında davalar okunması ve sonrasında serbest bırakılmaları, sürecin hukuki olmaktan çok siyasal bir karakter taşıdığı yönündeki kaygıları güçlendirmiştir. Sendikal faaliyet ve barışçıl protestonun suç gibi muamele gördüğü bu anlayışı kabul etmiyoruz.
Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı olarak açıkça ifade ediyoruz: Ölçüsüz polis şiddeti kabul edilemez. Bu şiddeti planlayanlar, emredenler, uygulayanlar ve sonrasında buna siyasi koruma sağlayanlar bakımından etkili, bağımsız ve şeffaf soruşturma yürütülmeli; tüm sorumlular hukuk önünde hesap vermelidir. Meclis içinde ve dışında yaşanan her türlü kötü muamele iddiası derhal, resen ve bağımsız biçimde soruşturulmalıdır.
Aynı şekilde hükümet, baskıcı tutumundan vazgeçmeli; sendikal örgütlerle derhal gerçek bir müzakere süreci başlatmalıdır. Toplumsal taleplerin cevabı biber gazı, gözaltı, dava ve yasak değildir. Demokratik meşruiyet, zor kullanılarak değil; haklara saygı, hesap verebilirlik ve toplumsal diyalogla korunur.

31/03/2026

Yasa Gücünde Kararname üzerine;

Bugün Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren yasa gücünde kararnameyi kaygıyla karşılıyoruz. Hayat pahalılığı karşısında gelirlerin korunması, yalnızca mali bir tercih değil; insan onuruna yaraşır yaşam, sosyal adalet ve emeğin korunmasıyla doğrudan bağlantılı bir kamusal yükümlülüktür. Enflasyon karşısında gelirleri aşınan kesimlerin korunması gerekirken, ödeneğin etkisini geciktiren ve daraltan bu düzenleme, ekonomik bakımdan kırılgan hale getirilen geniş toplumsal kesimlerin yaşam koşullarını daha da ağırlaştıracaktır.
Bu kararname, yalnızca içeriği bakımından değil, çıkarılış yöntemi bakımından da ciddi sorunlar doğurmaktadır. Meclis’in açık olduğu, toplumsal müzakere beklentisinin yaratıldığı ve sendikaların diyalog umuduyla grevlerini askıya aldığı bir süreçte böylesi önemli bir düzenlemenin yasa gücünde kararname yoluyla yürürlüğe konması, demokratik meşruiyet, hukuki öngörülebilirlik ve yasama sürecine saygı açısından kabul edilemez bir tablo yaratmaktadır. Anayasa’nın öngördüğü istisnai bir usulün, olağan yasama sürecini etkisizleştirecek biçimde kullanılması, hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Böylesi kapsamlı ve doğrudan yaşam koşullarını etkileyen düzenlemeler, kapalı kapılar ardında ve olağan yasama sürecini etkisizleştirerek değil; şeffaflık, demokratik tartışma ve sosyal tarafların gerçek katılımı ile ele alınmalıdır. Sendikaların ve toplumun barışçıl itiraz hakkına saygı gösterilmeli; hak arama özgürlüğünü baskı altına alan hiçbir yönteme başvurulmamalıdır.
Vakfımız, sosyal hakları, hukukun üstünlüğünü ve demokratik usulleri zedeleyen bu düzenlemenin takipçisi olacaktır. İnsan onuruna yaraşır yaşam koşullarını korumak, emeğin enflasyon karşısında değersizleşmesini önlemek ve kamusal karar alma süreçlerinde hukuka bağlılığı savunmak, insan hakları mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır.

31/03/2026

DEMOKRATİK TOPLUM, YURTTAŞLARIN HAKKINA SAYGI GÖSTERİLEREK KORUNUR!

Cumhuriyet Meclisi önündeki polis müdahalesi hakkında 30 Mart 2026 tarihinde Cumhuriyet Meclisi önünde gerçekleştirilen eylem sırasında eylemcilere ve sendika temsilcilerine yönelik polis müdahalesi, kamuoyunda haklı bir infial yaratmıştır. Kamuoyuna yansıyan görüntüler ve haberler, biber gazı ve tazyikli su kullanımına başvurulduğunu göstermektedir. Şiddetsiz toplanma ve gösteri yürüyüşü anayasal bir haktır; bu hakkın barışçıl bir şekilde kullanılmasına yönelik böylesi bir müdahale, demokratik toplum düzeni ve hukuk devleti ilkeleri bakımından ciddi kaygı vericidir.

KKTC Anayasası’nın 32. maddesi, yurttaşların önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız toplanma veya gösteri yürüyüşü yapma hakkına sahip olduğunu açıkça düzenlemektedir. Anayasa’nın 11. maddesi ise temel hak ve özgürlüklerin ancak yasayla sınırlandırılabileceğini belirtmektedir. Bunun yanında Anayasa’nın 118. maddesi, polisin demokratik hukuk devleti ilkelerine ve yurttaşların temel haklarına saygılı olarak, Anayasa ve yasalar çerçevesinde görev yapmakla yükümlü olduğunu hükme bağlamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi de barışçıl toplanma özgürlüğünü ve sendikal hakları güvence altına almaktadır.

Demokratik toplumlarda devletin görevi, hak kullanan yurttaşları bastırmak değil; hak kullanımını güvence altına almaktır. Kolluk gücünün kullanımı ancak açık bir hukuki dayanağa, zorunluluğa ve sıkı bir orantılılık denetimine dayanıyorsa meşru kabul edilebilir. Biber gazı gibi kimyasal ajanların ise sağlık üzerinde ciddi etkiler doğurabildiği; bu nedenle kullanımının zorunluluk, ölçülülük ve orantılılık ilkeleriyle çok sıkı biçimde sınırlandırılması gerektiği tıbbi çevrelerce de hatırlatılmıştır. Biber gazı gibi müdahale araçlarının göz, deri, solunum ve dolaşım sistemi üzerinde hasar verici etkileri olabileceği gibi biber gazı maruziyetine bağlı olarak ölümler bildirilmiştir.Ayrıca özellikle vurgulamak gerekir ki, Polis Örgütü (Kuruluş, Görev ve Yetkileri) Yasası’nın 86, 87 ve 88. maddeleri polisin silah taşıma, silah kullanma ve silah kullanma şeklini düzenlemektedir. Bu maddelerde ateşli silahlar ile kesici ve dürtücü silahlardan, bunların dipçik ve kabzelerinden söz edilmekte; resmi metinde biber gazına ilişkin açık bir yetki düzenlemesine yer verilmemektedir. Bu nedenle, Polis Yasası altında biber gazı kullanımına ilişkin açık bir yasal dayanak ortaya konulmaksızın bu araca başvurulması, yasallık ilkesi bakımından ağır bir hukuka uygunluk sorunu doğurmaktadır.

Kolluk tarafından güç kullanımı, ancak açık bir hukuki dayanak bulunduğunda, müdahale zorunlu olduğunda ve başvurulan araç ölçülü ve orantılı kaldığında meşru kabul edilebilir. Barışçıl protesto hakkını kullanan yurttaşlara karşı biber gazı ve tazyikli su gibi araçların kullanılması, hele ki bunun açık yasal zemini ortaya konulamıyorsa, hak kullanımını güvence altına alma yükümlülüğüyle değil, onu bastırma pratiğiyle bağdaşır.

Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı olarak çağrımız nettir: Olayla ilgili bağımsız, tarafsız ve etkili bir soruşturma derhal başlatılmalı; müdahale emrinin kim tarafından ve hangi hukuki gerekçeyle verildiği açıklanmalı; tüm görüntü ve kayıtlar korunmalı; ölçüsüz güç kullanımında sorumluluğu bulunan kişiler hakkında gerekli işlemler gecikmeksizin yapılmalıdır. Biber gazı bir gösteri kontrol aracı değil bir kimyasal silahtır. Biber gazının kullanımının yasalarla düzenlenmesi değil, kullanımının yasalarla yasaklanması gerekmektedir.Temel hakların kullanımı bastırılamaz; demokratik toplum, yurttaşların itiraz hakkına saygı gösterilerek korunur.

20/02/2026

Adaleti Yargıya Karşı Korumak:

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası’nın 136. maddesi, yargı yetkisinin bağımsız mahkemelerce kullanılacağını açıkça düzenlemektedir.
Her yargıç, kararını Anayasa’ya, hukuka ve kendi vicdani kanaatine göre verir. Yine Anayasanın 141. Maddesinde Yüksek Adliye Kurulunun yetkileri belirlenmiş olup bir yargıç aleyhine disiplin soruşturması açabilme yetkisi olduğu gibi Yargının bağımsızlığını zedeleyebilecek müdahalelere karşı kurumsal koruma sağlar denmektedir. Yargının hedef haline getirilmesi yargının zarar görmesine yol açarak, yargıya olan güveni de sarsacaktır.

Yargıçlara ve mahkemelere, yargı erki içinden de olsa kimsenin emir ve talimat veremeyeceği, telkinde bulunamayacağı anlamına gelen yargı bağımsızlığını savunmak;hukuk devletini, adaleti ve toplumsal güveni savunmaktır.
Keza yargının bağımsızlığı kadar tarafsızlığı da önemlidir ve sistemimizde bunu sağlamaya yönelik olarak ortaya konulan yasaklılık, red gibi kurumlar olmamasına rağmen bu konuda yargı sistemimizde bir zaruret doğmamıştır.
Nitekim ilk derece mahkemesi kararlarında ortaya çıkacak hüküm her zaman tarafları tatmin etmeyebilir. Bunun yolu somut olay bakımından istinaf mahkemesi olmalıdır .
Yargıçların yetişmeleri, mesleğin vakar ve onurunu korumaları yönünde gerekli önlemleri ve adımları atmak Yüksek Mahkeme/ Yüksek Adliye Kurulu ‘nun görevleri arasındadır.Disiplin konuları hakkında karar verme yetkisi olduğundan kendi yargıçlarına karşı da tarafsız olma sorumluluğununu taşımaktadırlar. Bu ilke her koşulda sadece yargı mensupları tarafından değil herkes tarafından savunulması gerekirmektedir

Çalışma gruplarımız için gönüllü arıyıruz!
22/12/2025

Çalışma gruplarımız için gönüllü arıyıruz!

📣🟡 📣 Gönüllü çalışma arkadaşları arıyoruz. İlgilenenlerin CV’leri ile birlikte ktihv2024@gmail.com adresine başvurmaları...
19/12/2025

📣🟡 📣

Gönüllü çalışma arkadaşları arıyoruz.

İlgilenenlerin CV’leri ile birlikte [email protected] adresine başvurmaları gerekmektedir.

Address

Haşmet Gürkan Street
Lefkosa

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share