Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı

Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı Kıbrıs'ın kuzeyinde insan haklarına dayalı demokratik bir ortam için çalışmak

Kıbrıslı Türkler Nisan 2004’te Güney’de ve Kuzey’de eş zamanlı olarak referanduma sunulan ve kendilerinin onayladığı Annan Planı ile Kıbrıs sorununa kapsamlı çözüm bulunacağına dair oldukça ümitlenmişlerdi. Ne var ki, her iki tarafın da onayını alamayıp başarısızlığa uğrayan plandan sonraki dönemde temel insan hakları sorunlarına eğilmenin yanısıra Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümüne katkı koymak isteyen ve bu çalışmalarda insan haklarının temel unsur olduğuna inanan çeşitli mesleklere mensup 52 Kıbrıslı Türk 2005 Şubatında Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı (KTİHV)’ni kurmuştur. In April 2004, Turkish Cypriots were very hopeful when showing their strong support for the referendum for the Annan Plan which was held simultaneously both on the South and the North that it would provide a comprehensive solution for the Cyprus problem. However, the referendum failed to get the support of the Greek Cypriots and could not be put forward. The Turkish Cypriot Human Rights Foundation (TCHRF) was thus established in February 2005, following this period by 52 Turkish Cypriots from different professions who were determined to address fundamental human rights issues as well as providing a contribution for a comprehensive solution to the Cyprus problem and the human rights violations that arose as a result.

🇪🇺Avrupa Birliği tarafından Kıbrıs Türk toplumuna yönelik AB Yardım Programı kapsamında finanse edilmekte olan, İnsan Ha...
22/09/2026

🇪🇺

Avrupa Birliği tarafından Kıbrıs Türk toplumuna yönelik AB Yardım Programı kapsamında finanse edilmekte olan, İnsan Hakları Projesi’nin üçüncü taraflara finansal destek programı kapsamında Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı (KTİHV) ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) iş birliğinde uygulanmakta olan Kıbrıs’ta Sığınma Sisteminin Güçlendirilmesi Projesi’nde görev almak üzere yarı zamanlı Hukuk Danışmanı ve Kültürel Arabulucu istihdam edilecektir.

Her iki pozisyon da yarı zamanlıdır. Başvuruların [email protected] adresine gönderilmesi gerekmektedir.

Detaylı bilgi için www.ktihv.com adresini ziyaret edebilirsiniz.
……

Turkish Cypriot Human Rights Foundation (TCHRF) is seeking to recruit a part-time Legal Advisor and Cultural Mediator to work for the Strengthening the Asylum System in Cyprus Project, which is implemented in cooperation with the United Nations High Commissioner for Refugees (UNHCR) under the financial support to third parties program of the Human Rights Project funded by the European Union within the scope of the EU Aid Programme for the Turkish Cypriot community.

All positions are part-time. Applications should be submitted to [email protected].

For further information, please visit www.ktihv.com.

Kıbrıs’ın kuzeyinde beş gün içinde ikinci bir kadın cinayetinin işlenmesi ile Türkiye’de dün geceden bu yana LGBTİ+’lara...
13/09/2026

Kıbrıs’ın kuzeyinde beş gün içinde ikinci bir kadın cinayetinin işlenmesi ile Türkiye’de dün geceden bu yana LGBTİ+’lara yönelik yürütülen operasyonları birbirinden bağımsız olaylar olarak görmenin gerçekçi olmadığını düşünüyoruz. Kadınların yaşamını ve LGBTİ+’ların varlığını hedef alan bu gelişmelerin tümü, ataerkil düzenin farklı biçimlerde karşımıza çıkışı olarak değerlendirilmelidir ve oldukça endişe verici bir tablo oluşturmaktadır.

Türkiye’de Kaos GL Derneği’nin yönetim ve denetim kurulu üyeleri evlerine yapılan baskınlarla gözaltına alınmış, dernek ofisinde arama yapılmıştır. Soruşturmanın derneğin internet sitesi ve sosyal medya paylaşımları üzerinden “müstehcenlik” ve Dernekler Kanunu’na muhalefet iddialarıyla yürütüldüğü aktarılmaktadır. Aynı süreçte Kaos GL ve Velvele’nin internet siteleri ile çok sayıda LGBTİ+ örgütü ve hak savunucusunun sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli kararı verilmiştir. Bu gelişmeleri örgütlenme ve ifade özgürlüklerine yönelik ağır bir müdahale olarak görüyoruz. Belirtmek gerekir ki dernek faaliyetleri veya diğer paylaşımlarda teknik olarak müstehcenlik suçu oluşmadığından amacın bir korku iklimi yaratmak olduğu anlaşılmaktadır.

LGBTİ+’lar vardır. LGBTİ+’ların kurduğu aileler de LGBTİ+ bireylerin içinde yaşadığı aileler de vardır. Aileyi yalnızca kadın, erkek ve çocuktan oluşan bir yapı olarak tanımlayan; onu kapitalist düzen için iş gücü yetiştirmenin ve mülkiyetin soy yoluyla aktarılmasının aracı olarak gören anlayış, insanların gerçek yaşamlarını yok sayan, miadını çoktan doldurmuş bir anlayıştır. Hiç kimsenin ailesi, kimliği veya varlığı devletin makbul saydığı tek bir kalıba uyma şartına bağlanamaz. Kimseye seçtiği ve kurduğu aileye sevgiden başka bağlarla bağlanmak dayatılamaz. Aile makro iktidarın yeşertilip güçlendirildiği bir düzen ve kontrol alanı, bir polislik faaliyeti mecrası değildir, olmamalıdır. Kıbrıs’ın kuzeyinde cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelinde ayrımcılığı savunan, aileyi korumak adı altında ataerkiyi koruyan ve güçlendiren bir yaklaşım, eşitlik ilkesiyle ve insan haklarıyla bağdaşmaz. Üstelik Ceza Yasası da açıkça cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği nedeniyle bir kişiyi ya da grubu aşağılamaya, küçük düşürmeye veya hedef göstermeye yol açan belirli nefret söylemi fiillerini suç olarak düzenlemektedir.

İnsan hakları savunucusu bir sivil toplum örgütü olarak, Kıbrıs’ın kuzeyinde bu yaklaşımın oluşmaması ve yerleşmemesi için elimizden geleni yapacağız. Kadınların yaşam hakkını korumayan, LGBTİ+’ların temel hak ve özgürlüklerini kullanmasını engelleyen bu geri kalmış zihniyete geçit vermeyeceğiz. Eşitlik, özgürlük ve herkes için güvenli bir yaşam talebinden vazgeçmeyeceğiz. Bu vesileyle geçtiğimiz gün kadın cinayetlerinin önlenmesi için yapmış olduğumuz çağrıyı tekrar eder, Kıbrıs’ta ataerkinin değil sevginin ve güvenin yeşermesini sağlayacak bütün paydaşları katkı koymak üzere birlikte çalışmaya çağırırız. Kamuoyuna saygılarımızla duyururuz.

Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı

10/09/2026

Ülkemizde kadın cinayetleri, kadınlara yönelik öldürme girişimleri ve diğer şiddet biçimleri son derece endişe verici boyutlara ulaşmıştır. İnsan haklarının korunmasında, hakkın ihlalinin ardından izlenecek yol önemlidir. Ancak asıl olan, hakkın ihlalini önleyebilmektir. Yaşam hakkı bakımından ise devletin yükümlülüğü yalnızca öldürmemekle sınırlı değildir; devlet, yaşamı koruma ve yaşatma yönündeki pozitif yükümlülüğünü de gereği gibi yerine getirmek zorundadır.
Özellikle kadınların öldürüldüğü, ne yazık ki giderek sıklaşan ve toplumda büyük bir dehşet yaratan olaylarda karşımıza çıkan temel sorun; devletin üzerine düşen önleyici ve koruyucu adımları atmaması, mevzuatta kendisine verilen görevleri yerine getirmemesidir. Bu durum, kadınlara yönelik şiddet uygulayan kişilerin engellenmeden hareket edebilecekleri koşulların oluşmasına ve adeta suç işleme fırsatı bulmalarına yol açmaktadır.
Hukukun önleyici ve cezalandırıcı işlevlerini gereği gibi veya zamanında yerine getirmediği, hatta hiç harekete geçmediği durumlarda insan hakları ihlalleri kaçınılmaz hâle gelir. Toplum; hukukun ve insan haklarını koruma mekanizmalarının işlemediğini, suçların önlenmediğini ve faillerin cezalandırılmadığını düşünmeye başladığında adalete ve kamu kurumlarına duyulan güven derinden sarsılır. Bunun sonucunda ortaya çıkan toplumsal infial ve gerilim, başka suçlara ve daha geniş çaplı toplumsal krizlere de zemin hazırlayabilir.
Birbiriyle yakından ilişkili bu olumsuzlukların önüne geçilebilmesi, devlet kurumlarının insan haklarının korunmasına ilişkin görevlerini eksiksiz biçimde yerine getirmesine bağlıdır. Suçun önlenemediği istisnai durumlarda ise etkin bir soruşturma ve kovuşturma yürütülmeli; adil cezalandırma mümkün olan en kısa sürede gerçekleştirilmelidir. Ne var ki endişeyle izlediğimiz süreçlerin de açıkça gösterdiği üzere devletin, ister özel alanda ister kamusal alanda gerçekleşsin, kadına yönelik şiddeti önleme ve kadınları koruma yükümlülüğünü etkili biçimde yerine getirdiği uygulamalar neredeyse istisna hâline gelmiştir.
Bir toplumda suçun varlığı, tek başına patolojik bir olgu olarak değerlendirilemez. Ancak toplum, hukuki ve toplumsal mekanizmaları aracılığıyla belirli bir suçluluk biçimiyle başa çıkmakta zorlanıyor ve hatta burada olduğu gibi bunu başaramadığı açıkça görülüyorsa söz konusu suçluluk artık patolojik bir boyuta ulaşmış demektir. Bu durumda suçun önlenmesi ve onu ortaya çıkaran koşulların ortadan kaldırılması, suçun yine de işlendiği istisnai durumlarda adil yargılama ve cezalandırma zorunludur. Aksi halde önleme ve cezalandırma işlevsizleşir ve suçların önüne geçilemez.
KTİHV olarak yetkilileri, üzerlerine düşen görevleri gecikmeksizin yerine getirmeye; gerekli mevzuat ve uygulama değişikliklerinin hayata geçirilmesi için tüm paydaşlar ve sivil toplum örgütleriyle yoğun, hızlı ve sonuç odaklı çalışmalar yürütmeye çağırıyoruz. Kadına yönelik şiddet vakalarında adaletin yalnızca yerine getirilmesi değil, toplum tarafından yerine getirildiğinin görülmesi de büyük önem taşımaktadır.
İnsan haklarının korunduğu bir hukuk devletinde böyle bir tablonun sürüp gitmesi kabul edilemez. Endişeyle izlediğimiz bu sürecin yön değiştirmesi, kadına yönelik şiddetin önlenmesi ve kadınların yaşam hakkının etkili biçimde korunması için resmî ve sivil tüm kişi ve kurumları birlikte hareket etmeye çağırırız.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur,
Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı

31/08/2026

Dün Girne’den hareket eden bir geminin batması sonucunda insanların hayatını kaybettiği ve yaralandığı büyük bir facia yaşanmıştır. Yaşanan bu olay karşısında yalnızca üzüntümüzü ifade etmek yeterli değildir. İnsan yaşamının söz konusu olduğu böylesi ağır bir olayın bütün yönleriyle, şeffaf ve etkili biçimde araştırılması ve sorumluluğu bulunan herkesin hesap vermesi gerekmektedir.

Öncelikle kamuoyunun, söz konusu geminin denetimlerinin hangi makamlar tarafından, hangi tarihlerde, hangi usul ve standartlara göre yapıldığını; geminin sefere çıkmasına hangi belgeler ve kontroller sonucunda izin verildiğini bilme hakkı vardır. Burada söz konusu olan yalnızca özel bir ticari faaliyet değildir. Yolcu taşımacılığı, idarenin izni ve ruhsatı altında yürütülen bir kamu hizmetidir. Kamu hizmeti fiilen özel kişiler tarafından yürütülse bile kamu hizmetinin asıl sahibi ve esas sorumlusu idaredir, bu unutulmamalıdır.

Yaşam hakkının korunması, devletin yalnızca kişilerin yaşamına doğrudan müdahale etmemesini değil, öngörülebilir riskler karşısında insan yaşamını koruyacak etkili bir mevzuat, denetim ve uygulama sistemi oluşturmasını ve bu sistemi fiilen işletmesini de gerektirir. Bu nedenle yaşanan facianın münferit bir “kaza” olarak değerlendirilmesiyle yetinilemez.

Bu kapsamda ilgili bakanlardan başlayarak denetim, izin ve gözetim süreçlerinde görev ve yetkisi bulunan tüm bürokrat ve kamu görevlilerinin hukuki, idari ve siyasi sorumlulukları ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Karar alma, denetleme ve gözetim yükümlülüğü bulunan bütün makamlar bakımından sorumluluk zinciri eksiksiz biçimde ortaya çıkarılmalıdır.

KKTC’de ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı, kamuoyunda kısa süreli tepkilerin ortaya çıktığı, ardından olayların unutulduğu ve gerekli yapısal önlemlerin alınmadığı bir kısır döngünün devam etmesini kabul etmek mümkün değildir. Bunun değişmesi ancak şeffaflık, hesap verebilirlik ve adaletin sağlanmasıyla mümkündür.

Adalet, yalnızca sorumluların tespit edilmesi değil, sorumluluğu bulunanların hukuk önünde hesap vermesi ve benzer olayların yeniden yaşanmaması için gerekli mekanizmaların kurulup işletilmesi anlamına gelir. Yaşamını kaybedenlerin yakınlarının ve toplumun adalet duygusunun yeniden tesis edilebilmesi, yaşananların üzerinin zamanla örtülmemesine ve sorumluluğun bütün boyutlarıyla ortaya çıkarılmasına bağlıdır.

Bu nedenle adli ve idari mekanizmalar gecikmeksizin ve bütün yönleriyle işletilmeli; deliller güvence altına alınmalı; denetim ve izin süreçlerine ilişkin tüm belgeler korunmalı ve kamuoyuna açıklanmalı; sorumluluğu bulunan kişiler, görev ve makamlarına bakılmaksızın, hukuk önünde hesap vermelidir. Sorumluluğu tespit edilenlerin gerekli yaptırımlarla karşılaşması, yalnızca geçmişte yaşananların hesabının verilmesi bakımından değil, benzer faciaların yeniden yaşanmasının önlenmesi bakımından da zorunludur.

Ancak bu şekilde bundan sonra yapılacak denetimler gerçek anlamını kazanabilir; kamu kurumlarına duyulan güven yeniden tesis edilebilir ve en önemlisi, yakınlarını kaybeden ailelerin ve toplumun adalet duygusunun sağlanması ve korunması mümkün olabilir.

Hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyoruz.

Tüm yetkili makamları, yaşanan facianın bütün boyutlarını hiçbir kişi veya kurumu korumaksızın ortaya çıkarmaya; denetim süreçlerini ve ilgili belgeleri kamuoyuyla paylaşmaya; etkili, bağımsız ve şeffaf bir soruşturmanın yürütülmesini sağlamaya ve sorumluluğu bulunan herkesin hesap vermesi için gerekli hukuki mekanizmaları derhal işletmeye çağırıyoruz.

İnsan yaşamının korunması bir tercih değil, devletin temel yükümlülüğüdür. Adalet ise ancak sorumluların hesap vermesiyle sağlanabilir.

28/08/2026

BASIN AÇIKLAMASI
Hukuk Devletinde Keyfî Muamele Kabul Edilemez

26 Ağustos Salı günü Türkiye’den ülkemize gemiyle tatil amaçlı gelen Sergen Sucu ve İmre Sucu, Girne Limanı’nda yaklaşık 20 saat boyunca, kendilerine haklarında yürütüldüğü belirtilen işlemin sebebi ve hukuki dayanağı konusunda yeterli bir açıklama yapılmaksızın bekletilmiş; ertesi gün yine açık bir gerekçe bildirilmeksizin sınırdışı edilmişlerdir.
Kıbrıs Türk İnsan Hakları Vakfı olarak, olayın gerçekleştiği sırada durumdan haberdar olduğumuzu ve süreci yakından takip ettiğimizi belirtmek isteriz.
Edindiğimiz bilgilere göre Sucu çifti, uzun saatler boyunca neden bekletildikleri, haklarında ne tür bir işlem yürütüldüğü ve bu işlemin ne zaman sonuçlanacağı konusunda belirsizlik içerisinde bırakılmış; sorularına yeterli yanıt verilmemiş ve temel ihtiyaçlarının karşılanması konusunda ciddi sorunlar yaşamıştır. Dahası, böbrek nakilli olduğunu ve sağlık hizmetine ihtiyaç duyduğunu beyan eden NDr. Sergen Sucu’nun gerekli sağlık hizmetine erişimi sağlanmamıştır.
Bunun yanında, Dr. İmre Sucu’nun çıplak aramaya tabi tutulduğu, Sucu çiftine herhangi bir soruşturmanın kapsamı veya hukuki dayanağı açıklanmaksızın kendilerine ait telefon ve bilgisayarların incelendiği tarafımıza aktarılmıştır.
Bir yabancının ülkeye kabul edilip edilmemesi konusunda devletin sahip olduğu yetkiler, sınır kapılarında gelen kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin askıya alınabileceği anlamına gelmez. Bir kişinin saatler boyunca fiilen özgürlüğünden yoksun bırakılması, bunun sebebi ve hukuki dayanağı konusunda bilgilendirilmemesi; sağlık hizmetine erişiminin engellenmesi; beden mahremiyetine ağır bir müdahale teşkil eden çıplak aramaya tabi tutulması ve kişisel elektronik cihazlarının incelenmesi, hukuki dayanak, gereklilik, ölçülülük ve etkili denetim bakımından ciddi insan hakları sorunları doğurmaktadır.
Özellikle çıplak arama, sıradan ve rutin bir güvenlik tedbiri olarak değerlendirilemez. İnsan onuruna ve özel hayata son derece ağır bir müdahale oluşturan böyle bir uygulama kabul edilemez.
Aynı şekilde telefon ve bilgisayar gibi kişilerin özel hayatlarına ilişkin son derece kapsamlı bilgiler içeren elektronik cihazların incelenmesi de sınırsız bir idari yetki olarak görülemez. Bu tür müdahalelerin hangi hukuki yetkiye dayanılarak, hangi amaçla ve hangi sınırlar içerisinde gerçekleştirildiğinin açıklanabilir ve denetlenebilir olması hukuk devletinin gereğidir.
Daha da önemlisi, özgürlüğü fiilen kısıtlanan ve sağlık bakımından özel bir durumu bulunduğunu bildiren kişinin gerekli sağlık hizmetine erişiminin sağlanması devletin sorumluluğundadır. Böbrek nakilli olduğunu bildiren bir kişinin sağlık hizmeti talebinin karşılanmaması, sonuçları son derece ağır olabilecek ve hiçbir idari gerekçeyle hafife alınamayacak bir durumdur.
Sucu çiftinin ülkeye alınmamasına ilişkin kararın hukuka uygunluğu ayrı bir mesele olmakla birlikte, bu karar verilinceye kadar geçen yaklaşık 20 saat boyunca maruz kaldıkları muamele başlı başına insan hakları bakımından incelenmelidir. Sınır güvenliği veya yürütülen herhangi bir güvenlik soruşturması, kişilerin insan onuruna saygı gösterilmesi, temel haklarının korunması ve kamu gücünün hukuka bağlı kullanılması yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.
Bu nedenle yetkili makamlardan;
• Sergen Sucu ve İmre Sucu’nun yaklaşık 20 saat boyunca hangi hukuki yetkiye dayanılarak ve hangi gerekçeyle bekletildiğinin,
• bu süre içerisinde kendilerine neden yeterli bilgi verilmediğinin,
• Dr. Sergen Sucu’nun sağlık hizmetine erişiminin neden sağlanmadığının,
• Dr. İmre Sucu’ya uygulanan çıplak aramanın hukuki dayanağının ve gerekçesinin,
• telefon ve bilgisayarlarının hangi hukuki yetkiye dayanılarak ve hangi kapsamda incelendiğinin,
• ülkeye girişlerine izin verilmemesi ve geri gönderilmeleri yönündeki kararın gerekçesinin
kamuoyuna açıklanmasını talep ediyoruz.
Kamu makamlarının güvenliğin sağlanmasına ilişkin yetkileri hukuk dışı alanlar yaratmaz. Hukuk devleti, kamu gücünün en çok da güvenlik gerekçesiyle kullanıldığı yerde hukuka bağlı kalmasını gerektirir.
Sucu ailesine yönelik bu uygulamaların açıklığa kavuşturulması yalnızca onların haklarının korunması bakımından değil, ülkemize giriş yapan herkesin benzer keyfî uygulamalara maruz kalmasının önlenmesi bakımından da zorunludur.
Kıbrıs Türk İnsan Hakları Vakfı

29/06/2026

Kıbrıs'ta toplumların acılarını görünür kılan, hakikatin peşinden yılmadan yürüyen, geçmişle yüzleşmeye ve ortak hafızanın inşasına büyük katkılar sunan aktivist ve araştırmacı gazeteci Sevgül Uludağ'ı kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyiz.

İnsan haklarına olan bağlılığı, cesareti ve yıllara yayılan emeğiyle Kıbrıs'ın ortak belleğinde silinmeyecek izler bırakan Sevgül Uludağ'ın mücadelesi yaşamaya devam edecektir.

Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı olarak ailesine, yakınlarına, dostlarına, meslektaşlarına ve birlikte hakikat, adalet ve barış mücadelesi verdiği tüm sivil toplum örgütlerine ve mücadele arkadaşlarına başsağlığı diliyor; anısını saygı ve minnetle selamlıyoruz.

17/05/2026
06/05/2026

MASUMİYET KARİNESİ BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ ORTADAN KALDIRMANIN GEREKÇESİ OLAMAZ

Fasıl 155 Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’na eklenen “Masumiyet Karinesinin İhlali” başlıklı düzenleme, ifade özgürlüğü anlamında kabul edilebilir değildir.
Hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunmayan herkes masum sayılmalı; hiç kimse yargı süreci tamamlanmadan suçlu ilan edilmemelidir. Bu da tıpkı ifade özgürlüğü gibi Anayasa’da güvence altına alınmış bir temel hürriyettir. Ancak bu ilkenin korunması, paylaşılmasında ve yayılmasında kamu yararı olan haberlerin cezalandırılması sonucunu doğuracak şekilde yorumlanamaz. Kabul edilen düzenleme, mahkûm olmamış kişilerin isim ve fotoğraflarının paylaşılmasını cezai yaptırıma bağlamakta; basın, yayın, internet medyası ve sosyal medya aracılığıyla yapılan paylaşımlar bakımından ise daha ağır cezalar öngörmektedir. Bu haliyle düzenleme, özellikle gazeteciler ve yurttaş gazeteciliği bakımından ciddi bir caydırıcı etki yaratma riski taşımaktadır. Elbette böyle bir durumun basın özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne ve haber verme hakkına büyük zararlar vereceği, somut olaylarda bunları işlemez hale getireceği ortadadır.
Düzenlemeyle ilgili en önemli konu belki de düzenlemede kamu görevlileri, siyasi kişiler veya kamuya mal olmuş kişiler bakımından hiçbir ayrım yapılmamış olmasıdır. Oysa yolsuzluk, görevi kötüye kullanma, kamu kaynaklarının kullanımı, polis şiddeti veya siyasi sorumluluk doğuran olaylar gibi konularda basının haber verme hakkı, toplumun da haber alma hakkı vardır. Bu tür olayların haberleştirilmesi ile bir kişinin suçlu ilan edilmesi aynı şey değildir. Soruşturma ve dava süreçleriyle ilgili haber niteliğindeki paylaşımların bu şekilde kısıtlamalara tabi tutulması basını haber veremez, gazetecilik yapamaz hale getireceği gibi, özgür bir iklimde bu konuların tartışılabileceği ortamları yitirmek kamuoyunda demokratik tartışma ortamını baltalayacak, ortadan kaldıracaktır.

Masumiyet karinesini koruma gerekliliği, ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü ve halkın haber alma hakkını özünden zedeleyecek biçimde anlaşılamaz. Ceza tehdidi, özellikle hapis cezası ihtimali, basın üzerinde otosansür yaratır ve kamusal denetimi zayıflatır. Bir hakkın kullanılmasının imkansız hâle getirilerek sınırlandırılması da Anayasaya aykırılık teşkil eden bir öze dokunma yasağı örneğidir. Bir hukuk devletinde hiçbir hak bu şekilde sınırlandırılamaz.

KTİHV olarak yetkili makamları, söz konusu düzenlemeyi insan hakları, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü ilkeleri çerçevesinde ve ivedilikle yeniden değerlendirmeye çağırıyoruz. Kamu yararı taşıyan haberler suç haline getirilemez; gazetecilik faaliyeti ceza tehdidi altında yürütülemez.

27/04/2026

Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı olarak, son dönemde Kıbrıslı Türklerin “güvenlik kodları” gerekçe gösterilerek Türkiye'ye alınmamaları ve sınır dışı edilerek Kıbrıs’a geri gönderilmeleri yönündeki uygulamaları yakından takip ediyoruz.
Her devletin, kendi egemenlik yetkisi çerçevesinde ülkeye giriş ve çıkışlara ilişkin karar alma yetkisi bulunduğunun bilincindeyiz. Ancak bu yetkinin kullanımı, hukuk devleti ilkesi, ölçülülük, öngörülebilirlik ve temel haklara saygı ilkelerinden bağımsız düşünülemez. Özellikle Kuzey Kıbrıs ve Türkiye arasındaki tarihsel, toplumsal, siyasal ve fiilî bağlar dikkate alındığında, bu uygulamaların sıradan bir yabancılar hukuku meselesi olarak ele alınması mümkün değildir.

Söz konusu güvenlik kodları nedeniyle Türkiye’ye alınmayan kişilere, hangi somut gerekçeyle “ulusal güvenlik” bakımından sakıncalı görüldükleri açıklanmamaktadır. Bu kişiler, neden Türkiye açısından tehdit kabul edildiklerini, hangi fiil veya ifadelerinin böyle bir değerlendirmeye konu edildiğini bilmeden, haklarında son derece ağır sonuçlar doğuran bir işlemle karşı karşıya kalmaktadır. Bu durum, hukuki öngörülebilirliği ortadan kaldırmakta ve bireylerin yaşamlarını doğrudan etkilemektedir.
Kuzey Kıbrıs bakımından bu meselenin ayrıca çok ciddi pratik sonuçları vardır. Cebinde Türkiye Cumhuriyeti veya Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu bulunmayan, yalnızca KKTC pasaportuna sahip olan bir kişinin, Türkiye üzerinden yurtdışına çıkış imkânının da fiilen engellenmesi, kişinin seyahat özgürlüğünü son derece ağır biçimde sınırlayabilmektedir. Bu nedenle söz konusu uygulamalar yalnızca Türkiye’ye giriş yasağı meselesi olarak değil, Kıbrıslı Türklerin dünyayla kurduğu bağlar ve temel haklara erişimi bakımından da değerlendirilmelidir.

Bunun yanında, bu uygulamaların Kuzey Kıbrıs’ta ifade özgürlüğü üzerinde yarattığı soğutucu etki görmezden gelinemez. İfade özgürlüğü, yalnızca herkesin hoşuna giden, rahatsız etmeyen veya iktidar sahipleri tarafından kabul gören düşüncelerin korunması anlamına gelmez. Aksine, demokratik bir toplumda ifade özgürlüğü; eleştirel, muhalif, rahatsız edici veya çoğunluğun hoşuna gitmeyen ifadelerin de korunmasını gerektirir. Nefret söylemi ve şiddete çağrı gibi demokratik toplum düzeni bakımından korunmayan ifadeler dışında, düşünce açıklamalarının cezalandırma, dışlama veya belirsiz güvenlik gerekçeleriyle bastırılması kabul edilemez.
Bugün Kuzey Kıbrıs’ta insanların “Ne söylersek Türkiye’ye alınmayız?”, “Hangi eleştirimiz güvenlik tehdidi sayılır?”, “Yarın aynı şey bizim de başımıza gelir mi?” endişesiyle kendilerini sansürlemeye başlaması, yalnızca bireysel bir korku hali değil, kamusal tartışma alanının daralması anlamına gelir. Bu belirsizliğin sürdürülmesi, düşünce ve ifade özgürlüğü üzerinde ciddi bir baskı yaratmaktadır.

Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı olarak vurgulamak isteriz ki, iki ülke ve iki ülkenin halkları arasındaki ilişkilerin sağlıklı, saygılı ve demokratik bir zeminde sürdürülebilmesi için bu uygulamaların şeffaf, hukuka uygun ve denetlenebilir hale getirilmesi zorunludur. Kişilerin hangi somut gerekçelerle Türkiye’ye alınmadıkları kendilerine açıkça bildirilmeli; etkili başvuru ve itiraz yolları işletilmeli; keyfîliğe ve belirsizliğe yol açan uygulamalara son verilmelidir.
Kıbrıslı Türk toplumunun düşünce insanlarının, akademisyenlerinin, gazetecilerinin, sanatçılarının ve yurttaşlarının belirsiz güvenlik kodlarıyla sindirilmesi veya kamusal alanda söz söylemekten caydırılması kabul edilemez.

Bu sorunun daha fazla derinleşmeden, temel hak ve özgürlüklere saygılı, şeffaf ve hukuki güvenliği esas alan bir yaklaşımla çözülmesi için ilgili tüm makamları sorumluluk almaya davet ediyoruz.

Address

Haşmet Gürkan Street
Lefkosa

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Shortcuts

Share