Lekad -Lefke Ve Çevre Köyleri Dayanışma Ve Kalkındirma Derneği

  • Home
  • Cyprus
  • Lefka
  • Lekad -Lefke Ve Çevre Köyleri Dayanışma Ve Kalkındirma Derneği

Lekad -Lefke Ve Çevre Köyleri Dayanışma Ve Kalkındirma Derneği Contact information, map and directions, contact form, opening hours, services, ratings, photos, videos and announcements from Lekad -Lefke Ve Çevre Köyleri Dayanışma Ve Kalkındirma Derneği, Non-Governmental Organization (NGO), ECEVİT CAD. NO 78A GEMİKONAĞI-LEFKE, Lefka.

DERNEĞİN LOGOSU (AMBLEMİ) : Derneğin logosu;Dalında Yasemin Çiçeği

Kıbrıs halkının ortak gelenek ve görenekleri içerisinde göze çarpan hemen hemen her evde bir yasemin çiçeğine rastlanması mümkündür.Yasemin çiçeğinde görülen bu ortak sahiplenmenin ve birlikteliğin toplumsal ve insani ortak tüm değerlerimizdede yaşanması ve evrenselleştirilerek ortak ve özlenen geleceği karşılıklı saygı,özv

eri ve anlayış prensibi içerisinde birlikte sahiplenerek kurabileceğimizi böylelikle yaşanılabilir bir dünyanın idame ettirilmesinin sağlanabileceğini simgeliyor.

Sessiz Mühendis: Ayaklarımızın Altındaki 5 Kalpli Dev! 🌱Bahçenizde yürürken dünyanın en önemli canlısının üzerinde olduğ...
07/04/2026

Sessiz Mühendis: Ayaklarımızın Altındaki 5 Kalpli Dev! 🌱
Bahçenizde yürürken dünyanın en önemli canlısının üzerinde olduğunuzu hiç düşündünüz mü? Charles Darwin’e göre yer solucanları dünyanın en önemli hayvanlarıdır. Peki neden?
1. Başka Bir Dünyadan Gelmiş Gibi Bir Anatomi 🧬
Toprak solucanlarının vücut yapısı tam bir biyolojik mucizedir:
• 5 Kalp: Tek bir kalbi değil, kanı vücuduna pompalayan 5 çift damar yayı (kalbi) vardır.
• Gözsüz ve Akciğersiz: Gözleri yoktur ama derisindeki ışığa duyarlı hücrelerle geceyi gündüzden ayırır. Akciğerleri de yoktur; nemli derisi üzerinden doğrudan nefes alır.
• Basit Ama Etkili Sinir Sistemi: Karmaşık bir beyni olmasa da, titreşimleri ve kimyasal sinyalleri işleyen bir sinir şeridine sahiptir.
2. Dinazorlardan 350 Milyon Yıl Daha Yaşlı! 🦖
Dinazorlar henüz ortada yokken, bu canlılar yaklaşık 600 milyon yıldır toprağı işliyordu. Büyük yok oluşlardan ve dev iklim değişikliklerinden sağ çıkarak dünyayı inşa etmeye devam ettiler.
3. Hareketli Bir Kimya Laboratuvarı 🧪
Her gece yüzeye çıkan solucanlar, “Setae” adı verilen küçük tüyleriyle toprağa tutunur ve organik maddeleri sindirir. Sonuç muazzamdır:
• Normal toprağa göre 5 kat daha fazla Azot.
• 7 kat daha fazla Fosfor.
• 11 kat daha fazla Potasyum içeren bir dışkı (gübre) üretirler!
4. Dünyayı Alt Üst Eden Ordu 🚜
Bir hektarlık çayırın altındaki solucan popülasyonu, yılda yaklaşık 18 ton toprağı vücudundan geçirerek yüzeye taşır. Tüm humus tabakasını her 10 ila 20 yılda bir tamamen yenilerler. Onlar olmasaydı toprak nefes alamaz ve verimsizleşirdi.
5. Darwin’in Son Mirası 📖
Charles Darwin hayatının son 40 yılını solucanları inceleyerek geçirdi. Ölümünden sadece 6 ay önce yayınladığı son kitabı tamamen bu canlılar üzerineydi. Darwin’in vardığı sonuç netti:
“Solucanlar dünyanın en etkileyici canlısı olmayabilir ama kesinlikle en önemlisidir.”
Bir dahaki sefere bir yer solucanı gördüğünüzde durun ve düşünün: O sadece yerde süzülmüyor, üzerinde durduğunuz dünyayı inşa ediyor.

YAĞMUR ÇALINMASI İDDİASI, BİLİMSEL OLARAK NEDEN DOĞRU DEĞİLDİR?Son günlerde sosyal medyada, özellikle bulut tohumlaması ...
05/04/2026

YAĞMUR ÇALINMASI İDDİASI, BİLİMSEL OLARAK NEDEN DOĞRU DEĞİLDİR?
Son günlerde sosyal medyada, özellikle bulut tohumlaması gibi yöntemlerle Türkiye’nin yağmurlarının başka ülkeler tarafından “çalındığı”, bu yıl yağışlı geçmesinin nedeni ise bu ülkelerin savaşla meşgul olması yönünde asılsız iddialar dolaşmaktadır.
Bir klimatolog olarak, bu tür iddiaların bilimsel olarak neden mümkün olmadığını açıklamak istiyorum:
1. Yağış sistemleri sanılandan çok daha büyük ölçektedir.
Türkiye, yağışının büyük bölümünü orta enlem alçak basınç sistemlerinden (depresyonlardan) alır.
Türkiye’ye yağış getiren orta enlem sistemlerini yönlendiren temel mekanizma jet akımları ve onların dalgalanma biçimi olan Rossby dalgalarıdır.
Bu yapılar atmosferin üst kısımlarında, yani yer seviyesinden yaklaşık 8–12 km yükseklikte oluşur ve etkili olur. Bu sistemler binlerce kilometrelik alanları etkiler ve çapı 1500 kilometreyi bulan orta enlem depresyonlarının hangi yönde hareket edeceğini belirler.
Dolayısıyla BÖYLESİNE BÜYÜK BİR SİSTEMİ YÖNLENDİRMEK, “BAŞKA ÜLKEYE GÖNDERMEK”, “ROTASINI DEĞİŞTİRMEK” BİLİMSEL OLARAK DA, TEKNOLOJİK OLARAK DA İMKÂNSIZDIR.
Bunu şöyle düşünebiliriz: Yer seviyesinde bir müdahalenin, 10 km yükseklikte ve kıtalar çapında hareket eden bir hava akımını değiştirmesi, okyanus akıntılarını bir kovayla yönlendirmeye benzer. Bugünkü atmosfer bilimi bu kadar büyük ölçekli bir sistemi kontrol edebilecek bir teknoloji tanımamaktadır.
Ayrıca Dünya batıdan doğuya döner ve atmosferin büyük ölçekli dolaşımı batıdan doğuya doğru gerçekleşir. Türkiye’ye yağış getiren bütün cephesel sistemler, siklonlar ve cepheler Akdeniz üzerinden batıdan gelir. Bu nedenle teorik olarak bir ülke böyle bir sisteme müdahale edebilseydi —ki bu zaten imkânsızdır— böyle bir müdahaleden, kendisinin doğusunda yer alan ülkeler etkilenirdi.
Yani iddia edildiği gibi İsrail’in, konumu gereği kendisinin bin kilometre kuzeybatısında bulunan Türkiye’nin yağışlarını “çekmesi” fiziksel olarak mümkün değildir. Bu mantığa göre, eğer gerçekten "yağmur çalmak" mümkün olsaydı, bunu yapmak için İspanya, Fransa veya İtalya'nın harekete geçmesi gerekirdi.
2. Bulut tohumlaması nedir, ne değildir?
Bulut tohumlaması gerçek bir tekniktir; ancak sosyal medyada anlatıldığı gibi değildir. Küçük uçaklar veya yerden atılan roketlerle bulutlara gümüş iyodür gibi maddeler bırakılır. Bu işlem, zaten var olan ve yağış potansiyeli taşıyan bulutlara uygulanır; yoktan yağmur üretilemez.
SAĞLANABİLECEK ARTIŞ, YAĞIŞIN EN FAZLA %5 İLE %10'U KADARDIR.
Etki alanı, onlarca kilometre karelik küçük bir bölge ile sınırlıdır. Bulut tohumlama yalnızca belirli sıcaklık, bulut yapısı ve nem koşulları altında çalışır. Bu yüzden yılın büyük bölümünde etkili bile olamaz. Dolayısıyla sürekli, bölgesel veya ülke çapında bir etkiden söz etmek mümkün değildir. "Ama BAE, israil ve Çin de yapıyor" diyebilirsiniz. Ancak bu ülkeler ya kurak iklime sahip ya da yağışın son derece sınırlı olduğu bölgeler.
BULUT TOHUMLAMASI ANCAK YAĞIŞ TAŞIYAN BİR BULUT O BÖLGENİN ÜZERİNDEN GEÇTİĞİNDE UYGULANABİLİYOR.
YANİ BU ÜLKELER DE YOKTAN YAĞMUR ÜRETMİYOR; SADECE NADİR GEÇEN BULUTLARDAN BİRAZ DAHA FAZLA YARARLANMAYA ÇALIŞIYOR.
BU GERÇEK, "ZATEN YAPILABİLSE BİLE ETKİSİ NE KADAR KÜÇÜK" SORUSUNUN YANITINI DA VERİYOR. YANİ BULUT TOHUMLAMASIYLA TÜRKİYE GİBİ GENİŞ BİR COĞRAFYANIN YILLIK YAĞIŞINI DEĞİŞTİRMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR.
3.Uçak izleri (Contrail) ve spreyleme iddiaları:
Uçaklardan bilinçli kimyasal spreyleme yapıldığı iddiasına gelince, bu da fizik ve atmosfer bilimiyle bağdaşmamaktadır. Ticari uçaklar yaklaşık 9–11 km yükseklikte, troposferin üst sınırına yakın bir bölgede seyreder; buradaki sıcaklık eksi 40–60 °C dolayındadır ve basınç deniz seviyesinin beşte biri kadardır. Bu koşullarda uçak motorlarından çıkan su buharı, hızla donarak ince buz kristalleri oluşturur; gözle görülen beyaz izler (contrail) budur. Ayrıca bu yüksekliklerde rüzgâr hızları çok yüksektir ve saatte 100–300 km hıza ulaşabilir bu da belirli bir noktayı hedef alan hassas bir spreylemeyi pratik olarak imkânsız kılar; bırakın hedeflemeyi, maddenin kıtalar ötesine sürüklenmesi kaçınılmaz olur. Uçak trafiğinin yoğun olduğu bölgelerde contrail’ler daha sık görülür, bu nedenle bazı insanlar bunları özel bir püskürtme olarak yanlış yorumlayabilir. Kaldı ki bu irtifada zaten doğal olarak buz kristallerinden oluşan sirüs bulutları yağış üretecek yoğunluktan yoksundur; dolayısıyla bu yükseklikte bulut tohumlaması yaparak 'yağış çalmak' da fiziksel olarak mümkün değildir. Kısacası, fizik yasaları bu senaryonun hiçbir aşamasına izin vermemektedir.
4. Türkiye'de yağışlar çok değişkendir.
Türkiye, iklim değişkenliği yüksek bir bölgededir ve yıllık yağış miktarları tarihsel olarak büyük dalgalanmalar gösterir. Uzun kurak dönemlerin ardından yağışlı dönemler gelmesi, iklimimizin bilinen bir özelliğidir. Bunu zaten herkes günlük yaşamında fark eder: Bazı yıllar çok yağışlı/nemli geçer, bazı yıllar yağış azdır ve uzun süren kuraklıklar olur. Bu durum sadece günlük gözlemlerle değil, ölçülmüş meteorolojik verilerle de açıkça görülmektedir. Örneğin İzmir Güzelyalı istasyonunda 1978 yılında 967.4 mm yağış kaydedilirken, sadece 14 yıl sonra 1992 yılında toplam yağış 318.9 mm’ye düşmüştür. Aynı istasyonda yağışın bir yılda üç katına çıkması veya üçte bire düşmesi tamamen doğal bir durumdur ve Akdeniz ikliminin tipik özelliğidir. 2025-2026 kış mevsiminin yağışlı geçmesi bir "müdahalenin" değil, doğal atmosferik değişkenliğin sonucudur. Dolayısıyla herhangi bir yılda yağışın azalmasını “yağmur çalınması” gibi bilim dışı iddialarla açıklamak yerine, bu doğal iklim dalgalanmalarını ve iklim değişikliğinin bölgesel etkilerini dikkate almak gerekir.
5. Son yıllardaki kuraklığın gerçek nedenlerinden birisi iklim değişikliğidir.
Son yıllarda yaşanan kuraklık gerçektir ve ciddiye alınmalıdır. Ancak bunun arkasında komplo değil, iklim değişikliği yatmaktadır. İklim değişikliği, yeryüzündeki iklim kuşaklarını kaydırmaktadır. Akdeniz Havzası gibi bölgeler daha kurak, yağışlar daha düzensiz hale gelmektedir.
Dolaysıyla Türkiye'nin önemli bir bölümü daha kurak ve yarı kurak bir iklime doğru kaymaktadır. Bunun somut yansımalarını zaten görmekteyiz: havzalardaki uzun vadeli yağış değerlerinin azalma eğilimleri, baraj doluluk oranlarındaki kalıcı düşüş, Konya Ovası gibi tarım bölgelerinde yeraltı su kaynaklarının tehlikeli biçimde azalması gibi. Bu, onlarca yıllık meteoroloji verisiyle ortaya konmuş, bilimsel konsensüsün kabul ettiği bir gerçektir.
6. Komplo teorileri gerçek tehlikenin görülmesini engeller.
Belki de en önemli nokta; "Yağmurlarımız çalınıyor" düşüncesidir. BU İDDİA SADECE YANLIŞ DEĞİL, AYNI ZAMANDA TEHLİKELİDİR DE.
ÇÜNKÜ İNSANLAR HAYALİ BİR DIŞ DÜŞMANA ODAKLANDIĞINDA, GERÇEK VE DEĞİŞTİRİLEBİLİR NEDENLERİ GÖRMEZDEN GELİRLER.
Şu anda odaklanmamız gerek konular atmosfere saldığımız sera gazı emisyonları, şehirleşme ve madencilik faaliyetleri ile hızlanan kontrolsüz ormansızlaşma, tarımsal alanlarda yapılan bilinçsiz ve aşırı su tüketimi ve suyu depolayan doğal ekosistemlerin (ormanlar, sulak alanlar, akiferler) zayıflatılması. Bunlar bizim elimizde olan, politika ve bireysel davranışla etkileyebileceğimiz faktörler. Enerjimizi hayali "yağmur hırsızlarını" aramak yerine bu gerçek ve ciddi tehdide karşı önlem almaya harcamamız gerekiyor.
SONUÇ OLARAK: Atmosfer, hiçbir devletin kontrol edemeyeceği kadar büyük ve karmaşık bir sistemdir.
•Bulut tohumlaması küçük ölçeklidir, etkisi sınırlıdır.
•Orta enlem depresyonları devasa boyuttadır ve yönlendirilemez.
•Türkiye’nin yağışındaki değişkenlik doğal ve iklim değişikliği kaynaklıdır.
•Ülkeler arası yağmur çalmak ise bilimsel olarak tamamen imkânsızdır.
Atmosfer bilimi, meteoroloji ve klimatoloji bugün bu süreçleri son derece iyi anlamaktadır. Bu nedenle sosyal medyada dolaşan bu tür iddialar bilimsel gerçekliklerle bağdaşmamaktadır.
Yukarıda da belirttiğim gibi, YAĞMURLARIMIZ ÇALINMIYOR VE FAKAT İKLİMİMİZ DEĞİŞİYOR, GİTTİKÇE ORMAN VARLIĞIMIZI YİTİRİYOR, SU EKOSİSTEMİNİ BOZAN FAALİYETLERE İZİN VERİLİYOR.
Kısacası bunlar, çok daha fazla dikkat, hatta eylem gerektiren konular. ( Anamur Çevre Platformu-Alıntıdır)
Prof. Dr. Ecmel ERLAT

Yatıyor. Nefesi yavaş. Ve yine de gözlerini senden ayırmıyor.Bu korku değil. Bu acı da değil. Başka bir şey.Köpeğin bir ...
20/03/2026

Yatıyor. Nefesi yavaş. Ve yine de gözlerini senden ayırmıyor.
Bu korku değil. Bu acı da değil. Başka bir şey.
Köpeğin bir şeylerin değiştiğini biliyor.
Bedeni yavaş yavaş kapanıyor.
Ama dikkati kendinde değil sende.
Seni izliyor. Her hareketini takip ediyor. Gözlerini arıyor. Sanki gitmeden önce bir şeyi kesinleştirmek ister gibi.
Psikoloji bunu insanın içini acıtan bir şekilde açıklar.
Köpekler “ben ölüyorum” diye düşünmez.
Şunu düşünürler: “Sen iyi olacak mısın?”
Bu yüzden son anlarında senin varlığın her şeydir.
Ve işin senin için önemli olan kısmı burada başlıyor: Uzmanlar, köpeğin son dönemindeyken üç şeyi özellikle öneriyor:
Onu yalnız bırakma.
Ne kadar zor olsa da, sesin ve kokun onu her ilaçtan daha çok sakinleştirir.
Onunla konuş.
Ses tonun ona güven verir, artık cevap veremese bile.
Ve en önemlisi gözlerine bak.
Çünkü birçok köpek son kez gözlerini bulmaya çalışarak gider.
Hatta beyinleri oksitosin salgılar sen eve geldiğinde hissettiği o aynı bağ hormonunu.
Bu yüzden her zaman acı yoktur.
Bazen huzur vardır.
Çünkü onun hayatı sonsuz olmak için değil, sana eşlik etmek içindi.
Ve o son anda gitmeyi düşünmez.
Sana güvenir onsuz da iyi olacağına.
Çünkü bir köpek hayatını yıllarla ölçmez.
Seni ne kadar sevdiğiyle ölçer.
Ve gözlerini kapattığında aslında veda etmez.
Şunu söyler:
“Beni yalnız bırakmadığın için teşekkür ederim.”
Bazen yapabileceğin en büyük sevgi sonuna kadar yanında kalmaktır.
Eğer bir köpeğin varsa ya da olduysa lütfen bunu daha fazla insan anlasın.
Çok geç olmadan...

27/02/2026
18/02/2026

Bu bir yardım çağrısıdır.
Görmezden gelme, normalleştirme.
Fark etmek hayat kurtarır. 🧡

Paylaşarak daha çok kişinin öğrenmesini sağlayabilirsin.

Peru’da Sis Hasadı: Havadan İçme Suyu Üreten Çöl TeknolojisiPeru’nun Pasifik kıyısı boyunca uzanan bölgeler, dünyanın en...
08/02/2026

Peru’da Sis Hasadı: Havadan İçme Suyu Üreten Çöl Teknolojisi

Peru’nun Pasifik kıyısı boyunca uzanan bölgeler, dünyanın en kurak alanları arasında yer alır. Yağış neredeyse yoktur, yeraltı suyu sınırlıdır ve birçok kırsal yerleşim temiz içme suyuna erişimde ciddi zorluklar yaşar. Ancak bu çöl coğrafyasının beklenmedik bir avantajı vardır: okyanustan gelen yoğun kıyı sisi.

Son yıllarda Peru’da geliştirilen ve yaygınlaştırılan sis hasadı (fog harvesting) sistemleri, bu doğal olguyu doğrudan içme suyuna dönüştürerek dikkat çekici bir çözüm sunuyor.

Sis hasadı nedir?

Sis hasadı, atmosferde taşınan mikroskobik su damlacıklarının özel ağ sistemleriyle toplanmasına dayanır. Peru’nun kıyı çöllerinde kurulan bu sistemler, yüksek direklere gerilmiş örgü ağ panellerden (mesh) oluşur. Okyanustan esen rüzgâr, sis bulutlarını bu ağların içinden geçirirken, su damlacıkları ağ yüzeyinde yoğunlaşır.

Yoğunlaşan damlalar birleşerek aşağı doğru süzülür ve borular aracılığıyla depolama tanklarında toplanır. Ortaya çıkan su, temel filtrasyon sonrası içme ve günlük kullanım için uygun hale gelir.

Bu sürecin en dikkat çekici yönü ise şudur:
• Elektrik kullanılmaz
• P***a ya da karmaşık mekanik sistemler yoktur
• Doğrudan doğal rüzgâr ve yoğunlaşma fiziğine dayanır

Günlük binlerce litre su

Büyük ölçekli sis toplayıcı sistemler, uygun hava koşullarında günde binlerce litre temiz su üretebilmektedir. Bu miktar, küçük köylerin içme ve kullanım suyu ihtiyacını karşılamaya yettiği gibi, tarımsal faaliyetler için de önemli bir kaynak oluşturur.

Özellikle Lima çevresindeki “lomas” olarak bilinen sisli yamaç bölgelerinde kurulan sistemler, daha önce tamamen suya bağımlı olan toplulukların yaşam koşullarını köklü biçimde değiştirmiştir.

Sadece içme suyu değil

Peru’daki yerel programlar, sis hasadını artık yalnızca içme suyu teminiyle sınırlı tutmuyor. Toplanan su:
• Küçük ölçekli tarım alanlarının sulanmasında
• Ağaçlandırma ve ekosistem restorasyonunda
• Topluluk temelli su şebekelerinde

aktif olarak kullanılmaya başlanmıştır. Böylece sis, yalnızca bir hava olayı olmaktan çıkıp ekolojik ve toplumsal bir kaynağa dönüşmektedir.

İklim değişikliğine uyum modeli

Uzmanlara göre sis hasadı, iklim değişikliğinin etkileriyle mücadelede önemli bir uyum stratejisi olabilir. Özellikle:
• Yağışı az
• Yeraltı suyu sınırlı
• Ancak sisli ve rüzgârlı

kıyı bölgeleri için bu teknoloji düşük maliyetli ve sürdürülebilir bir çözüm sunmaktadır.

Şili, Fas, Namibya ve Kaliforniya gibi bölgelerde de benzer sistemler test edilmekte; Peru’daki uygulamalar ise bu alanda öncü örnekler arasında gösterilmektedir.

Basit ama dönüştürücü

Sis hasadı teknolojisi, ileri düzey laboratuvarlara ya da yüksek enerjiye ihtiyaç duymadan çalışır. Gücünü karmaşık makinelerden değil, doğanın kendi döngülerinden alır. Bu yönüyle, modern teknolojinin her zaman daha karmaşık olmak zorunda olmadığını hatırlatır.

Kuraklığın giderek arttığı bir dünyada, Peru’da gökyüzünden toplanan bu sessiz damlalar, geleceğin su çözümlerine dair güçlü bir mesaj veriyor:
Bazen çözüm, yukarı bakmaktan geçer.

DEPREMDE YALNIZ ÇİMENTOSU EKSİK OLAN BİNA ÇÖKMEZ DÜZENLİ DENETİMİ YAPILMAYAN BİNADA ÇÖKER 1996 yılında Ülkemizde özellik...
08/02/2026

DEPREMDE YALNIZ ÇİMENTOSU EKSİK OLAN BİNA ÇÖKMEZ DÜZENLİ DENETİMİ YAPILMAYAN BİNADA ÇÖKER
1996 yılında Ülkemizde özellikle Lefke bölgesini etkileyen 5.9 şiddetinde bir deprem olmuştu.
1 bina yıkılmıştı.Can kaybı yoktu.Sonradan öğrendiğimize göre hatalı imalat yapılmıştı.Onun dışında bir hasar yoktu.
O gün bugündür her fırsatta özelliklede her şiddetli depremden sonra yazmaya uyarmaya çalışıyorum.
Belki bir sonrakine kadar önlem alınır yanlışlar düzeltilir.Olurda yıkıcı bir deprem yaşanırsa bir can fazla kurtulur diye.
Ama görüyorum ki bu yönde atılan herhangi bir adım yok.
Yine binalar kontrolsüz yükseliyor.Yine projesi olmayan kaçak binalar ilave katlar inşaa ediliyor.Hala ülkemizdede projesine uygun yapılmadığını şiddetli bir depremde çok zarar görecek lütfen önlem alın dediğim binalar içinde insanlar herhangi bir önlem almadan yaşamaya devam ediyor.
Özellikle diyebilirm ki Annan planı döneminde kuralsız yapılan yüzlerce bina ve çeşitli zamanlarda sosyal konut adı altında inşaa edilen birçok yapı için ivedi araştırma yapılmalı.Birçoğunun güçlendirilmesi hatta yıkılması gerektiği görülecektir. İlçe belediyelerimizin birçoğunda belediyelerin bilgisinde olan fakat gözyumulan ruhsat almadan inşaa edilenlerde var ki buna onlarıda ilave etmekte fayda görüyorum.
Belki Türkiyede olduğu gibi bizim burada Müteahhitlerimiz demirden betondan çalmıyor ama denetimsizlikte binalarda en az eksik malzeme kadar yıkıma sebep olabilecek bir faktör.
Ve bizdede bu risk mevcut.
………………
TÜRKİYEDEKİ DEPREM SİYASETİN OY AVCILIĞI YAPAN YÜZÜNÜ BİR KEZ DAHA GÖSTERDİ
Türkiyemizde Güneydoğuda Adıyaman Maraş Hatayla birlikte toplam 10 ili etkileyen deprem hepimizin canını acıttı.Canımızdan can gitti.
Evet güçlü hatta böylesi çok nadir görülebilecek bir depremdi. Fakat yıkımın yinede bu denli büyük olmaması gerekiyordu.
Sebepleri her zamankinden farklı değil tabii.Kontrolsüz eksik malzeme ile herhangi bir inşaat kuralına uygun olmadan inşaa edilmiş denetimden uzak yapılar.
Ve siyasetin oy avcılığı yapan kirli yüzü.
Düşünün ki 1999 Kocali depreminden sonra “Yasal olmayan, riskli, kaçak binalar imar barışı yasasıyla affedildi. Binaların güçlendirilmesi, yenilenmesi için çok büyük bir fırsat bu yasa nedeniyle kaçırıldı. 672 bin bina bu aftan yararlandı. Türkiye Mimar ve Mühendisler Odasına bağlı, Şehir Plancıları Odası’nın İstanbul Başkanı Pelin Pınar Giritlioğlu, deprem bölgesinde 75 bin kadar binanın imar affından yararlandığını söyledi.
Mesela insan olsa anlarım çünkü insan pişman olur ya da kendini düzeltebilir.Ama İmar affını anlamam mümkün değil. Çünkü çürük ,dayanımı yeterli olmayan ya da hasarlı betonun pişman olma, yada kendini düzeltme şansı yok.
Fay hatları ile dolu bir ülkede ise bu bir suç.
……………
BU SAATTEN SONRA İŞ VATANDAŞA DÜŞÜYOR
Tüm Avrupada kayıtlı müteahhit sayısı 30 bin civarı Türkiyede bu rakam 453 bin.Bizdede çok farklı değil.Marketçisi,otobayicisi,otelcisi,tatlıcısı,çorbacısı müteahhitlik yapıyor.
Türkiyede Bir TV kanalında Mütehhitlerin kendilerini denetlemesi için kendilerinin kontrol mühendisi tutma zorunluluğu bulunduğu ve bunun yanlışlığının yeni anlaşıldığı ve değiştirilmesi gerektiği ile ilgili sözleri duyduktan sonra daha çok canımızın yanacağını söylememe gerek yok.
Mevcut yasalara ve mevzuata göre, bir bina henüz proje aşamasındayken başlayıp, oturuma geçildikten sonra da devam eden denetim süreçlerinden geçmek zorunda.Yapıların hem zemin, hem bina etütleri onay olmak zorunda.
Ama yapılıyormu !Hayır.
Bu açıdan diyebilirim ki bu saatten sonra burada iş vatandaşa düşüyor.
Vatandaş konut satın almadan önce satın alacakları binanın depreme göre güvenli olup olmadığını araştırsınlar derim.Deprem performans analizi yaptırsınlar.Yada konut alacakları satıcıdan istesinler.Binaların dış görünüşüne penceresine kapısına boyasına badanasına aldanmasınlar ,inşaat ruhsatlarını görsünler, kaç kata kadar izni var hangi kalitede beton demir kullanılmış baksınlar.
Tabii buna tatil vs sebeplerle konaklanacak otellerde dahil!
Önerim şu ki deprem riski yüksek olan yerlerde binanın girişinde Mühendis Mimar Odaları birliğinden geçerli ve yeni tarihli deprem dayanım raporu olmayan hiçbir binaya hiçkimse ne konaklamak ne yemek yemek nede kahve çay içmek için bile girmesin.
Görüyor ve yaşıyoruz ki 1999 da Kocaelinde gerçekleşen depremden sonra çokta ders almamışız.Bakın yine binalar yıkıldı .Yine canlar kaybedildi.
Çünkü çok çabuk unutuyoruz.Yıkımıda ,yıkıma sebep olanıda.
………………..
BU YIKIMIN SORUMLULARI BİLİMİN UYARILARINA KULAK TIKAYAN,RÜŞVET YİYİP İMAR İZNİ VERENLERDİR.
Bugün yaşanan yıkımın esas sorumluları tonlarca betonun altında kalanların esas müsebbibleri bu binaların inşaat izinlerini veren ve denetlemesi gerekirken uzaktan seyreden makamlar.
Mütehhitler tabii ki hesap versin ama ondan önce çöken binaların bulunduğu şehirlerdeki Belediye başkanları .Beldiyelerde imardan sorumlu olanlar.Şantiyedeki Mühendis,Mimardan hesap sorulsun.
Bilimin uyarılarına kulak tıkayan,rüşvet yiyip imar izni verip sonrada takdiri ilahi diyenler bulunsun ve yargılansın.
Onlar kendilerine verilen sorumluluğu yerine getirmiş ve bu binaların inşaat kurallarına uygun inşa edilmesini sağlanmış olsalardı bugün yaşanan trajedi yaşanmayacaktı.
Eğer bir suçlu aranıyorsa bu makamlarda görev yaparken inşa edilen ama bugün yerle bir olan binaların denetiminden sorumlu olanlara baksınlar.
Ve hesap sorsunlar.
Bugün yaşananlar takdiri ilahi değil cahilliğin açgözlülüğün cümle kokuşmuşluğun sonucudur. Felaketin asıl sorumlusu ruhsatsız kaçak binalar
Ruhsatsız kaçak binalara göz yuman siyasiler ve onların imar izninden sorumlu uzantılarıdır.
………………….
DEPREM YIKAR AMA KURALINA UYGUN İNŞA EDİLMİŞ BİNALARI ÇOK ZOR YIKAR
Evet Deprem yolları ,köprüleri ,binaları yıkar ama zemin yapısı dikkate alınarak inşaat kurallarına uygun yapılmış binaları çok zor yıkar.
Japonyaya bakın yılda 2000 deprem yaşanıyor. Büyüklüğü 8 de olsa 9 da olsa bina çökmüyor.
Bakınız 6 Şubat depreminde KahramanMaraş TMMOB İnşaat mühendisleri Odası binasının 7.8 lik depremde bile camları dahi kırılmazken etrafında bulunan binalar toprak olmuş.
Hatırlarsınız 17 Ağustos 1999 depreminde,depremin merkezine çok yakın olmasına rağmen,bir yerleşim yeri depremden hiç etkilenmemişti.; İsmi Tavşancıl'dı.
Peki ama nasıl olmuştuda burada tek bir kişinin bile burnu kanamamıtı.
Çünkü Tavşancıl kuzey Anadolu fay hattının tam ortasında yer alıyordu.Dönemin belediye başkanı Salih Gün, bilimsel raporları dikkate alarak bir imar planı hazırlamıştı.Bu plan doğrultusunda başta yüksek kat sınırlaması olmak üzere çeşitli kurallar koymuş.Tüm karşı çıkışlara rağmen planı uygulamaya koymuştu.En yakınına bile kritere uygun değilse, ev izni ruhsat vermiyordu.Hatta kendi babası bile evlerine bir kat çıkmak istediğinde,ona dahi izin vermemişti.Bu taleplere karşı çıkanlara”burası deprem bölgesi,olmaz!”demişti.
………………..
KEŞKE DERS ALSAK VE AYNI ACILARI TEKRAR TEKRAR YAŞAMASAK
Depremin imanımızı sınaması gibi bir misyonu yoktur. Elbette bir imtihandır.
Ama bizim ne kadar ahlaklı ve aç gözlü olduğumuzu ,insan hayatına ne kadar değer verip vermediğimizi sınar.
Depremden sonra yardım kampanyaları, şovmenler, siyasiler, kendini insanlığa adadığını gözümüze sokmaya çalışanlar… gördük görüyoruz. Ama birkaç ay sonra her şey kaldığı yerden devam eder. Depremi yaşayan acısıyla baş başa kalır.
Her afet sorası siyasiler ; “Suçlulardan hesap soracağız, bundan sonra denetimsiz yapı olmayacak. Her önüne gelen inşaat yapamayacak'' nutuklarını dinleriz.
Onlarda 21 gün sonra unutulur.
Tıpkı bundan öncekilerde olduğu gibi. 6 Şubat depreminden sonrada öncekilerde olduğu gibi çok güzel dayanışma ve insanlık örnekleri yaşandı.Türk insanının yardımseverliği birkez daha Dünyaya örnek oldu. Küçücük yavrularımız için umutlandık yemedik içmedik onlarla susadık üşüdük, keşke kepçe olsam bile diyenler oldu.Onları toprağa verirken gözyaşlarımız sel oldu.Ama insanın aklına “Keşke ders alsak ve aynı acıları tekrar tekrar yaşamasak” gelse de, yarın hiç olmamış gibi yine unutacağız.
Sağlam binalar inşa etmenin deprem felaketlerinin önüne geçmek için çok önemli olduğu fakat depremin olası zararlarını asgariye indirecek yolun eğitim ve ahlaki değerlerin yaşam biçimi ve davranış bilinci haline dönüştürülmesiden geçtiği ortadadır.
Çünkü eğitim kötü ahlakları iyiye çevirebilir açgözlülüğü yıkar ve yerine tokgözlülüğü koyar.Daha yaşanılır ve daha sağlam bir dünya inşa etmenin ancak ve ancak tek yoludur.
Depremden korkmadan yaşamanın formülüde işte budur.

Address

ECEVİT CAD. NO 78A GEMİKONAĞI-LEFKE
Lefka

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Lekad -Lefke Ve Çevre Köyleri Dayanışma Ve Kalkındirma Derneği posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Organization

Send a message to Lekad -Lefke Ve Çevre Köyleri Dayanışma Ve Kalkındirma Derneği:

Share