Şahlanış Partisi Bir Acil Durum Hareketidir

Şahlanış Partisi Bir Acil Durum Hareketidir Üçüncü bir yolun kapıları aralanıyor...
Türk siyasi yaşamında Yeni ve Temiz bir sayfa açacak Şahlanış Partisi 10.01.2022 Tarihinde Kuruldu.

Şahlanış Partisi mensupları olarak amaçlarımızdan biri de, uzlaştırıcı, birleştirici yeni bir zihniyeti temsil eden pırıl pırıl, yıpranmamış, tertemiz ve saygın kadroların siyasi yapımızda söz, etki ve yetki sahibi olmasıdır. Siyasetçilere inanmayı çoktan bırakmış olanlara, gönül verdiği partilerden çeşitli nedenlerle soğumuş, uzaklaşmış olanlara ve kararsızlara Önemli Bir Çağrımız Var!

Çok Daha Geniş Bir Kadro Oluşturmak İçin İl ve İlçe Teşkilatlarımızda Görev Almak İsteyen Geçmişi Temiz Kişilerin Başvurularını Almaya Devam Ediyoruz. Gelin Hep Birlikte Yeni Bir Yol Açalım, Ezberleri Birlikte Bozalım.

‘’Biz’’ diğerlerinden gerçekten çok Farklıyız…
Artık Yeni Yüzler ve Temiz Siyaset Zamanıdır. Biz medyatik ünlü ama eskimiş siyasetçilerin peşinde koşmanın bu millete hiçbir faydası olmadığını çoktan anlamış insanlarız. Bugün, ivedilikle ihtiyaç olan ve sağlanması gereken, mevcut uzatmalı iktidar karşısında seçenek olabilecek, iktidar sorumluluğunu üstlenebilecek, çoğulcu, tam demokratik, ahlaklı rekabetçilik ilkesi doğrultusunda, çare ve çözüm sunucu, hesap verebilen, açık, yalın, donanım ve ufuk sahibi, uzlaştırıcı, yapıcı, birleştirici yeni bir zihniyeti temsil eden pırıl pırıl, yıpranmamış, tertemiz ve saygın kadroların siyasi yapımızda söz, etki ve yetki sahibi olmasıdır...
Bizde Üst Kademelerde Sadece Çok Parası Olanlar Değil, Liyakatli Olanlar Görev Alacaktır. Sözlere Artık İnanamıyoruz, Kanıtlayın görelim mi diyorsunuz, Yanımızda Olursanız veya Bizi Takip Ederseniz Yapacaklarımızı Göreceksiniz…
Kurucular Kurulumuzda da İl ve İlçe Teşkilatlarımızda da Toplumun Her Kesiminden İnsanlar Olacak, İnsanların Sadece Üniversite Diplomasına veya Gelir Durumuna Bakmayacağız, Karakterlerine ve Yeteneklerine Bakacağız. Bu Partide bir Lider Sultası yerine parti içi demokrasi had safhada olacak, partide görev alan herkes, Genel Başkanla ve Yardımcılarıyla telefonla veya yüz yüze randevular düzenlenerek görüşebilecek ayrıca yapılacak önerileri ve eleştirileri mutlaka dinlenerek, dikkate alınacak. Bu Partide Tüm Görevler insanların paralarına göre değil yeteneklerine ve başarılarına göre verilecektir. Memnun olmadığınız şeylerin değişmesi için bir köşede oturup sadece söylenmek ve olanı biteni izlemek yerine, bu milletin geleceği için benim de söyleyecek sözüm ve yapacak işlerim var diyebiliyorsanız, gelin izlemeyi bırakıp birlikte harekete geçelim.

26/06/2026

Çıkmaz Siyasetin Gölgesinde Türkiye ve Artan Toplumsal Kaygılar
Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu tabloyu anlamak için bazen televizyon ekranlarına, bazen sosyal medya mecralarına bakmaya bile gerek kalmıyor. Bir çay ocağında, bir esnaf dükkânında ya da dost meclislerinde yapılan sohbetler, ülkenin ruh hâlini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Kimi vatandaş iktidarı sorumlu tutuyor; kimi tüm faturayı muhalefete kesiyor. Bir başkası ise muhalefet partilerinin iç çekişmelerini, proje üretemeyişini ve dış politikaya dair net bir vizyon ortaya koyamamasını eleştiriyor. Ancak dikkat çeken ortak nokta şu: Herkes konuşuyor ama kimse umutlu değil.
Özellikle sanal alemde, başta Cumhuriyet Halk Partisi olmak üzere muhalefet partilerine yönelik hakaret dili, karşılıklı suçlamalar ve “mutlak butlan” gibi kavramlar üzerinden yürütülen sert tartışmalar, siyasetin seviyesini aşağıya çekmekle kalmıyor; toplumsal güven duygusunu da zedeliyor.
Uzun yıllar aktif siyasetin içinde bulunmuş bir isim olarak ve her şeyden önce bu ülkenin sıradan bir vatandaşı sıfatıyla şunu açıkça ifade etmeliyim:
Bu çıkmazların içinde debelenmek, ülkemizin geleceği adına kaygılarımı her geçen gün artırıyor.
İktidar, eleştirileri çoğu zaman bir tehdit olarak algılamakta; muhalefet ise iktidara karşı olmakla yetinip, ülkeyi yarına taşıyacak somut, inandırıcı ve kapsayıcı projeleri ortaya koymakta zorlanmaktadır. Oysa Türkiye’nin ihtiyacı; sloganlar, kişisel hesaplaşmalar ve sanal alemdeki linç kültürü değil, akıl, vicdan ve ortak gelecek bilincidir.
Bugün gençler gelecek kaygısı yaşıyor, emekliler geçim derdiyle boğuşuyor, esnaf belirsizlikten bunalmış durumda. Buna rağmen siyaset, halkın gerçek sorunlarından uzaklaşıp kendi iç tartışmalarına hapsolmuş görüntüsü veriyor. Bu tablo sürdürülebilir değildir.
Artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Türkiye’yi bu kısır döngüden kim, nasıl çıkaracak?
Cevap ne yalnızca iktidardadır ne de tek başına muhalefette. Cevap; samimiyette, ahlaklı siyasette, liyakatte ve halkla yeniden bağ kurabilen bir anlayıştadır. Toplumun tamamını kucaklayan, ötekileştirmeyen, eleştiriyi düşmanlık saymayan bir siyaset dili inşa edilmeden bu kaygılar azalmayacaktır.
Bu yazıyı bir serzenişten öte, bir uyarı ve sorumluluk çağrısı olarak kaleme alıyorum. Çünkü bu ülke hepimizin. Ve Türkiye, siyasi çıkarların gölgesinde kaybedilecek kadar sıradan bir ülke değildir.
Mehmet Mahmut Yıldız
Şahlanış Partisi Kurucu Genel Başkanı

30/05/2026

Türkiye'nin Çıkış Yolu: Güç Kavgası Değil, Ortak Akıl
Türkiye uzun zamandır siyasi tartışmaların gölgesinde geleceğini konuşamaz hale gelmiştir. İktidar ile muhalefet arasındaki sert kutuplaşma, toplumun her kesimine sirayet etmiş, vatandaşın gerçek sorunları ise siyasi kavganın gürültüsü arasında kaybolmuştur.
Bugün milletimizin önündeki en büyük sorun sadece ekonomik sıkıntılar değildir. Asıl sorun, ülkenin enerjisinin çözüm üretmek yerine karşılıklı suçlamalarla tüketilmesidir.
Bir tarafta her eleştiriyi düşmanlık olarak gören anlayışlar, diğer tarafta sadece eleştirmeyi siyaset sanan yaklaşımlar bulunmaktadır. Oysa millet ne sürekli kavga görmek istemektedir ne de günü kurtaran söylemler duymak istemektedir. İnsanlarımız geçim derdine, gençler gelecek kaygısına, emekliler yaşam mücadelesine odaklanmış durumdadır.
Siyasetin temel görevi sorun üretmek değil, sorun çözmektir.
Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan şey yeni gerilimler değil, yeni hedeflerdir. Yeni kutuplaşmalar değil, yeni projelerdir. Yeni düşmanlar üretmek değil, yeni fırsatlar oluşturmaktır.
Ülkemizin sahip olduğu genç nüfus, stratejik konum, üretim potansiyeli ve tarihi birikim doğru değerlendirildiğinde Türkiye bölgesinde güçlü ve saygın bir ülke olabilir. Ancak bunun yolu sadece seçim kazanmayı hedefleyen politikalar değil, devlet ve millet menfaatlerini önceleyen uzun vadeli stratejiler geliştirmekten geçmektedir.
Ne iktidarın her yaptığı doğrudur ne de muhalefetin her söylediği yanlıştır. Demokratik toplumlarda doğrular ve yanlışlar kişiler üzerinden değil, milletin menfaatleri üzerinden değerlendirilir.
Bugün siyasi partilerin önünde tarihi bir sorumluluk bulunmaktadır. Vatandaşa umut verecek, ekonomik bağımsızlığı güçlendirecek, hukuk sistemine güveni artıracak ve gençlerin geleceğe bakışını değiştirecek projeler ortaya koymak zorundadırlar.
Türkiye'nin çıkış yolu öfke siyaseti değildir.
Türkiye'nin çıkış yolu kutuplaşma değildir.
Türkiye'nin çıkış yolu hamasi söylemler de değildir.
Türkiye'nin çıkış yolu; adalet, üretim, liyakat, şeffaflık ve ortak akıldır.
Tarih göstermiştir ki milletler karşılaştıkları krizlerden birlik ruhuyla çıkmıştır. Bugün de Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu şey birbirini düşman gören anlayışlar değil, farklı düşüncelere rağmen aynı ülkenin geleceği için sorumluluk alabilen bir siyasi olgunluktur.
Çünkü güçlü devletler sadece güçlü yöneticilerle değil, güçlü kurumlar ve bilinçli toplumlarla ayakta kalırlar.
Türkiye'nin geleceği kişilerin değil, milletin geleceğidir. Bu nedenle herkesin ortak sorumluluğu; siyasi hesapların ötesinde ülkenin yarınlarını düşünmektir.
Mehmet Mahmut Yıldız
Şahlanış Partisi Kurucu Genel Başkanı

03/05/2026

BASIN AÇIKLAMASI
Yaylalar, Meralar ve Dağlar Rant Alanı Değil, Hukuken Korunan Ortak
Yaylalar, Meralar ve Dağlar Rant Alanı Değil, Hukuken Korunan Ortak Mirasımızdır
Son dönemde Karadeniz Bölgesi başta olmak üzere birçok yayla ve mera alanında planlanan OBS, HES, maden arama ve işletme faaliyetleri ile benzeri projelere karşı halkın yükselen tepkisini dikkatle takip ediyoruz. Bu tepkiler; ideolojik değil, hukuki ve hayati temellere dayanan meşru itirazlardır.
Yöre halkı, nesiller boyunca kullandığı meraların mera vasfından çıkarılmasına, su kaynaklarının ticari projelere kurban edilmesine, yaylaların betonlaşmasına ve dağların maden sahalarına dönüştürülmesine karşı haklı bir endişe taşımaktadır. Anayasa, mera kanunları, çevre mevzuatı ve uluslararası çevre sözleşmeleri; bu alanların korunmasını açıkça emretmektedir.
Özellikle maden faaliyetleri konusunda, ÇED süreçlerinin şeklen işletilmesi, halkın yeterince bilgilendirilmemesi ve yerel itirazların dikkate alınmaması ciddi bir hukuk ihlalidir. Toprağın altındaki cevher gerekçesiyle, toprağın üstündeki yaşamın tehlikeye atılması kamu yararıyla bağdaşmamaktadır.
Vatandaşların sesine kulak verilmemesi, onları çaresizliğe ve “Allah’a havale ediyorum” noktasına sürüklemektedir. Bu durum yalnızca sosyal bir sorun değil, idarenin sorumluluğunu doğuran bir yönetim zafiyetidir.
Burada açıkça ifade ediyoruz:
Kamu adına görev yapan tüm kurum ve yetkililer;
Alınan kararların hukuki sonuçlarından,
Doğaya verilen zararın idari ve cezai sorumluluğundan,
Halkın mülkiyet, yaşam ve geçim haklarının ihlalinden
doğrudan sorumludur.
Bir bölgenin kalkınması; hukukun, bilimin ve halk iradesinin dışlanmasıyla sağlanamaz. Gerçek kalkınma;
Mera hakkını koruyarak,
Doğal dengeyi ve su havzalarını gözeterek,
Maden dâhil tüm projelerde halkın açık rızasını alarak
mümkündür.
Buradan yetkililere açık bir hukukî ve vicdanî uyarıda bulunuyorum:
Halkın açıkça karşı çıktığı, doğaya ve yaşam alanlarına zarar verdiği bilimsel raporlarla ortaya konulan projelerde ısrarcı olmak; ileride doğabilecek tüm hukuki ve toplumsal sonuçların sorumluluğunu da beraberinde getirecektir.
Yaylalar, meralar ve dağlar; sadece coğrafi alanlar değil, bu milletin hukuken korunan ortak mirasıdır. Bu mirasa verilecek her zarar, yalnızca bugünün değil, yarının da hesabıdır.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
Mehmet Mahmut Yıldız
Şahlanış Partisi Kurucu Genel Başkanı

30/03/2026

Üs Değil, Bağımsızlık
Türkiye’de uzun yıllardır tartışılması gereken bir gerçek vardır:
Bu topraklar üzerinde hiçbir yabancı ülkenin askeri üssü olmamalıdır.
Bugün hâlihazırda var olan Amerikan üsleri kapatılması gerekirken, şimdi de Karadeniz’de, üstelik Beykoz gibi İstanbul’un burnunun dibinde, birçok devletin bir arada bulunacağı yeni bir askeri üs kurulmasının tartışılması kabul edilemez bir durumdur. Adı ister “ortak üs” olsun, ister “çok uluslu yapı”… Gerçek değişmez: Bu, Türkiye’nin egemenlik alanına doğrudan müdahaledir.
Bir ülkenin topraklarında yabancı asker varsa, o ülkenin kararları tam anlamıyla özgür değildir. Bu kadar basit, bu kadar nettir. Dostluk, müttefiklik ve diplomatik ilişkiler; askeri üs kurmayı meşru kılmaz. Hiçbir dost, dostunun evine silahlı asker yerleştirmez.
Karadeniz gibi zaten küresel güç mücadelelerinin merkezine çekilmeye çalışılan bir bölgede, Türkiye’nin adeta hedef tahtasına oturtulması büyük bir risktir. Üstelik bu risk, milletin bilgisi ve rızası dışında “güvenlik” kılıfıyla sunulmaktadır. Oysa bu tür üsler güvenlik getirmez; tam tersine ülkeyi başkalarının savaşlarının tarafı hâline getirir.
Çok uluslu üs söylemi masum değildir. Kontrol kimde olacak? Karar mekanizması kimlerin elinde olacak? Türkiye’nin istemediği bir durumda bu üsler hangi gücün çıkarı için kullanılacaktır? Bu soruların hiçbirine net cevap yoktur.
Bizim durduğumuz yer açıktır:
Türkiye, başkasının askeri planlarının ileri karakolu değildir.
Bu ülke, bağımsızlığı pazarlık konusu yapılacak bir coğrafya değildir.
Ne Amerikan üssü, ne başka bir ülkenin üssü…
İster tek bayrak, ister çok bayrak altında olsun; sonuç değişmez.
Bağımsızlık, sadece söylemle değil; üsleri reddetmekle, iradeyi korumakla mümkündür. Devleti yönetenlerin ve bu ülkenin onurlu evlatlarının bu konuda açık, net ve tavizsiz bir duruş sergilemesi tarihî bir sorumluluktur.
Mehmet Mahmut Yıldız
Şahlanış Partisi Kurucu Genel Başkanı

Ünvan, Bilgi ve Toplumsal Sorumluluk Üzerine Bir SorgulamaToplumsal yapılarda ünvanlar, bireyin bilgi birikimini, uzmanl...
21/03/2026

Ünvan, Bilgi ve Toplumsal Sorumluluk Üzerine Bir Sorgulama
Toplumsal yapılarda ünvanlar, bireyin bilgi birikimini, uzmanlık alanını ve emek sürecini simgeler. Akademik ve mesleki ünvanlar, yalnızca bireysel başarıların değil, aynı zamanda topluma karşı üstlenilmiş bir sorumluluğun göstergesi olarak kabul edilir. Ne var ki günümüz Türkiye’sinde ünvanların bu işlevi ne ölçüde yerine getirdiği ciddi biçimde tartışılmalıdır.
Modern toplumlarda bilgi, yalnızca üretildiği alanla sınırlı kalmaz; kamusal alana taşındığı ölçüde anlam kazanır. Bu bağlamda yüksek eğitimli ve ünvan sahibi bireylerin, ülkenin karşı karşıya olduğu çok boyutlu sorunlar karşısında yalnızca gözlemci konumunda kalmaları, bilgi–toplum ilişkisini zayıflatan bir unsur hâline gelmektedir.
Türkiye’nin bugün yaşadığı ekonomik, siyasal ve sosyolojik sorunlar; disiplinler arası düşünmeyi, eleştirel aklı ve çözüm odaklı yaklaşımı zorunlu kılmaktadır. Ancak akademik çevrelerde sıklıkla karşılaşılan siyasi tarafgirlik, entelektüel özerkliği gölgelemekte; bilimsel üretimin kamusal faydaya dönüşmesini engellemektedir.
Burada temel mesele, ünvanların bir saygınlık göstergesi mi yoksa bireyi kamusal sorumluluktan koruyan bir sembolik zırh mı olduğudur. Bilgi, eğer toplumsal sorunların çözümüne katkı sunmuyorsa; akademik birikim, mevcut sorunları teşhis etmekle yetiniyor, çözüm üretme iradesi göstermiyorsa; ünvan, işlevsel olmaktan çıkarak biçimsel bir statüye indirgenmiş olur.
Akademinin asli görevi, iktidar ya da muhalefet çizgisine eklemlenmek değil; bağımsız, eleştirel ve çözüm üretici bir pozisyonu korumaktır. Bilim insanlarının ve ünvan sahibi aydınların, toplumsal kriz dönemlerinde sessiz kalmaları, bilimsel tarafsızlık değil; kamusal sorumluluğun ertelenmesi anlamına gelmektedir.
Bu noktada akademik çevrelerin yeniden düşünmesi gereken temel soru şudur:
Bilgi kimin içindir ve ne işe yaramaktadır?
Toplumdan kopuk bir akademik üretim, kendi içinde tutarlı olsa dahi, kamusal alanda karşılık bulamaz. Oysa ünvan, bilgiyi halkla, sorunla ve çözümle buluşturabildiği ölçüde anlam kazanır. Aksi hâlde akademik ünvanlar, yalnızca bireysel kariyerlerin sembolik bir unsuru olarak kalmaya mahkûm olur.
Sonuç olarak, ünvanların gerçek değeri; suskunlukla değil, sorumlulukla ölçülür. Akademik bilgi, tarafgirliğin gölgesinden çıkarılıp toplumsal fayda ekseninde yeniden konumlandırılmadıkça, ülkenin derinleşen sorunlarına katkı sunması mümkün görünmemektedir.
✍️
Mehmet Mahmut Yıldız
Şahlanış Partisi Kurucu Genel Başkanı

Türkiye’de Siyasi Dilin Çöküşü: Devlet Aklından Popülist GürültüyeTürkiye’nin yakın siyasi tarihi incelendiğinde, bugün ...
10/03/2026

Türkiye’de Siyasi Dilin Çöküşü: Devlet Aklından Popülist Gürültüye
Türkiye’nin yakın siyasi tarihi incelendiğinde, bugün yaşanan siyasal iletişim krizinin tesadüfi olmadığı açıkça görülmektedir. Siyasetin dili, yalnızca bireysel lider tercihlerinin değil; aynı zamanda devlet anlayışının, kurumsal geleneğin ve entelektüel seviyenin doğrudan bir yansımasıdır. Bu bağlamda geçmiş ile bugün arasındaki fark, basit bir üslup değişimi değil; siyasi kültürün yapısal çözülüşüdür.
1970’ler, 80’ler ve 90’lar Türkiye için ekonomik krizlerin, darbelerin ve toplumsal kırılmaların yoğun yaşandığı dönemlerdi. Buna rağmen siyaset, bugünküne kıyasla daha ölçülü, daha rasyonel ve daha devlet merkezli bir dil üzerinden yürütülüyordu. Açık oturumlar, liderlerin birlikte katıldığı programlar ve Meclis tartışmaları; fikir ayrılıklarının kişisel düşmanlığa dönüşmediği bir siyaset pratiğine işaret ediyordu.
Bu dönemin merkez sağ siyasetini temsil eden Süleyman Demirel, siyasi pragmatizmi ve kriz yönetme becerisiyle öne çıkarken, dili hiçbir zaman sokak düzeyine indirgememiştir. Demirel’in siyasi rakiplerine yönelttiği eleştiriler sertti; ancak bu sertlik, devlet ciddiyetini aşan bir hoyratlığa dönüşmemiştir. Çünkü Demirel siyasetinin temel referansı, popülist heyecan değil; devlet sürekliliği idi.
Sosyal demokrat geleneğin önemli ismi Bülent Ecevit ise siyaset dilini entelektüel bir zeminde inşa eden nadir liderlerdendir. Ecevit’in dili; slogan üretmekten çok, kavram üretmeye dayanıyordu. Toplumu kutuplaştırmak yerine ikna etmeyi esas alan bu yaklaşım, siyasetin bir kitle manipülasyonu değil; toplumsal bilinç inşası olduğu fikrine dayanıyordu.
Milliyetçi hareketin lideri Alparslan Türkeş, ideolojik sertliği ile bilinse de, devletin temel çıkarları söz konusu olduğunda siyasi polemiği sınırlayan bir çizgi izlemiştir. Türkeş’in siyasal dili; disiplinli, hiyerarşik ve devleti önceleyen bir karakter taşımaktaydı. Bugün milliyetçilik adına sergilenen kontrolsüz söylemlerle kıyaslandığında, bu yaklaşımın çok daha kurumsal olduğu görülmektedir.
Bu çerçevede ayrı bir parantez açılması gereken isim ise Necmettin Erbakan’dır. Erbakan, Türkiye siyasetinde günlük tartışmaların ötesine geçerek sistem eleştirisi yapan nadir liderlerden biridir. Onun siyasal söylemi, yalnızca iç politikaya değil; küresel ekonomik düzen, güç merkezleri ve bağımlılık ilişkilerine odaklanmıştır.
Erbakan’ın Siyonizm, emperyalizm ve küresel hegemonya üzerine yaptığı analizler, uzun süre ideolojik saplantı olarak sunulmuştur. Oysa bugün Ortadoğu’da yaşanan savaşlar, parçalanan devletler ve süreklilik kazanan kaos ortamı, bu analizlerin stratejik bir okuma olduğunu göstermektedir. Sorun, Erbakan’ın yanılması değil; siyasal elitlerin bu uyarıları ciddiye almamış olmasıdır.
Bu liderlerin ortak özelliği, birbirleriyle aynı fikirde olmamalarıdır. Ancak daha önemlisi, siyaseti bir kavga alanı değil; devlet yönetme sanatı olarak görmeleridir. Bugün ise siyaset, büyük ölçüde entelektüel içeriğinden arındırılmış, sosyal medya reflekslerine hapsedilmiş ve popülist bir gösteriye dönüştürülmüştür.
Günümüz siyasetinde dil, çözüm üretmek için değil; karşı tarafı itibarsızlaştırmak için kullanılmaktadır. Projeler değil sloganlar, vizyon değil öfke, strateji değil anlık tepkiler belirleyici hâle gelmiştir. Bu durum yalnızca siyasetin kalitesini düşürmemekte; aynı zamanda toplumsal yapıyı da tahrip etmektedir.
Buradan çıkarılması gereken sonuç nettir: Türkiye’nin sorunu yalnızca siyasi aktörler değil; siyasi aklın zayıflamasıdır. Geçmişe dönük bu hatırlatma, bir özlem ifadesi değil; siyaset kurumunun yeniden inşası için zorunlu bir muhasebedir.
Çünkü devlet, bağırarak yönetilmez.
Siyaset, hakaretle yapılmaz.
Ve milletin geleceği, popülist gürültüyle inşa edilemez.
Mehmet Mahmut Yıldız
Şahlanış Partisi Kurucu Genel Başkanı

TERÖRLE MÜCADELEDE SÖZÜN AĞIRLIĞI VE DEVLETİN HAFIZASIBir milletin en büyük gücü ordusu ya da ekonomisi değil; hafızasıd...
03/02/2026

TERÖRLE MÜCADELEDE SÖZÜN AĞIRLIĞI VE DEVLETİN HAFIZASI
Bir milletin en büyük gücü ordusu ya da ekonomisi değil; hafızasıdır.
O hafıza zedelendiğinde, geçmişin acıları unutturulmaya çalışıldığında, geleceğe dair umutlar da yara alır.
Son günlerde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin TBMM Grup Toplantısı’nda sarf ettiği ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran bazı ifadeleri, bu hafızanın sorgulanmasına neden olmuştur. Terörle özdeşleşmiş isimler ve yapılar hakkında kullanılan dil; yıllardır evlatlarını toprağa veren anaların, babaların, eşlerin ve çocukların yüreğinde derin bir sızı oluşturmuştur.
Ben, gurur duyduğum Türkiye Cumhuriyeti’nin bir evladı olarak; bu topraklarda çocuk, genç, ihtiyar demeden katledilen masumları, görev başında şehit düşen polislerimizi ve askerlerimizi hatırladıkça büyük bir kaygı ve endişe duymaktayım. Çünkü terör, sadece silahla değil; bazen kelimelerle de meşrulaştırılmaya çalışılır.
Devletin terörle mücadelesi yalnızca güvenlik politikalarıyla değil, söylem disipliniyle de yürütülür. Terörün öncüsü olmuş, binlerce canın vebalini taşıyan isimler hakkında kullanılan her ifade; farkında olunmadan da olsa, bir özgürlük, bir meşruiyet ya da bir tarihi aklama anlamı taşıyabilir. İşte asıl tehlike buradadır.
Bu ülke, bebek katillerini “siyasi aktör”, terörü “bir dönemsel sorun”, şehitleri ise “kaçınılmaz bedel” olarak görecek bir noktaya gelmemelidir. Çünkü böyle bir dil; yalnızca terörü değil, adalet duygusunu da yaralar.
Hiç kimse, terörle mücadelede ödenen bedelleri yok sayarak “yeni bir sayfa” açamaz. O sayfanın mürekkebi, şehit kanıyla yazılmıştır ve bu gerçeği görmezden gelen her yaklaşım, millet vicdanında karşılık bulmaz.
Türkiye Cumhuriyeti; terörle pazarlık yaparak değil, terörü mahkûm ederek büyümüştür. Bu yüzden siyaset, özellikle de devlet ciddiyeti taşıyan makamlar, kelimelerini seçerken şehit mezarlarını, gazilerin yaralarını ve anaların gözyaşlarını hatırlamak zorundadır.
Bu yazıyı bir siyasi polemik olsun diye değil; bir vicdan çağrısı olarak kaleme alıyorum. Çünkü bu ülke, terörün değil; adaletin, birliğin ve şehitlerine sahip çıkan bir hafızanın üzerinde yükselmelidir.
Aksi halde suskunluk da, yanlış sözler kadar ağır bir vebal taşır.
Mehmet Mahmut Yıldız
Şahlanış Partisi Kurucu Genel Başkanı

03/02/2026

TERÖRLE MÜCADELEDE SÖZÜN AĞIRLIĞI VE DEVLETİN HAFIZASI
Bir milletin en büyük gücü ordusu ya da ekonomisi değil; hafızasıdır.
O hafıza zedelendiğinde, geçmişin acıları unutturulmaya çalışıldığında, geleceğe dair umutlar da yara alır.
Son günlerde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin TBMM Grup Toplantısı’nda sarf ettiği ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran bazı ifadeleri, bu hafızanın sorgulanmasına neden olmuştur. Terörle özdeşleşmiş isimler ve yapılar hakkında kullanılan dil; yıllardır evlatlarını toprağa veren anaların, babaların, eşlerin ve çocukların yüreğinde derin bir sızı oluşturmuştur.
Ben, gurur duyduğum Türkiye Cumhuriyeti’nin bir evladı olarak; bu topraklarda çocuk, genç, ihtiyar demeden katledilen masumları, görev başında şehit düşen polislerimizi ve askerlerimizi hatırladıkça büyük bir kaygı ve endişe duymaktayım. Çünkü terör, sadece silahla değil; bazen kelimelerle de meşrulaştırılmaya çalışılır.
Devletin terörle mücadelesi yalnızca güvenlik politikalarıyla değil, söylem disipliniyle de yürütülür. Terörün öncüsü olmuş, binlerce canın vebalini taşıyan isimler hakkında kullanılan her ifade; farkında olunmadan da olsa, bir özgürlük, bir meşruiyet ya da bir tarihi aklama anlamı taşıyabilir. İşte asıl tehlike buradadır.
Bu ülke, bebek katillerini “siyasi aktör”, terörü “bir dönemsel sorun”, şehitleri ise “kaçınılmaz bedel” olarak görecek bir noktaya gelmemelidir. Çünkü böyle bir dil; yalnızca terörü değil, adalet duygusunu da yaralar.
Hiç kimse, terörle mücadelede ödenen bedelleri yok sayarak “yeni bir sayfa” açamaz. O sayfanın mürekkebi, şehit kanıyla yazılmıştır ve bu gerçeği görmezden gelen her yaklaşım, millet vicdanında karşılık bulmaz.
Türkiye Cumhuriyeti; terörle pazarlık yaparak değil, terörü mahkûm ederek büyümüştür. Bu yüzden siyaset, özellikle de devlet ciddiyeti taşıyan makamlar, kelimelerini seçerken şehit mezarlarını, gazilerin yaralarını ve anaların gözyaşlarını hatırlamak zorundadır.
Bu yazıyı bir siyasi polemik olsun diye değil; bir vicdan çağrısı olarak kaleme alıyorum. Çünkü bu ülke, terörün değil; adaletin, birliğin ve şehitlerine sahip çıkan bir hafızanın üzerinde yükselmelidir.
Aksi halde suskunluk da, yanlış sözler kadar ağır bir vebal taşır.
Mehmet Mahmut Yıldız
Şahlanış Partisi Kurucu Genel Başkanı

Address

Ankara

Opening Hours

Monday 16:00 - 22:00
Tuesday 16:00 - 22:00
Wednesday 16:00 - 22:00
Thursday 16:00 - 22:00
Friday 16:00 - 22:00
Saturday 16:00 - 22:00
Sunday 16:00 - 22:00

Telephone

+905425973737

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Şahlanış Partisi Bir Acil Durum Hareketidir posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Organization

Send a message to Şahlanış Partisi Bir Acil Durum Hareketidir:

Shortcuts

Share